Ah Makus Kaderim 1. Bölüm

     

 

                                                                   GELMEDEN ÖNCE TELEFON AÇAYDIM İYİYDİ
Ben bir acayip doğmuşum. Annem hamileymiş. Ben  karnındaymışım ama bundan kimsenin haberi yokmuş. Doktorlar dokuz ay boyunca bizi tek çocuk sanıp, ikiz olduğumuzu anlamamışlar.
Zannetmeyin ki annem köy yerinde cahil bir kadın. Şehir kadını.Doktor kontrolleri var ama ne hikmetse Allah herkesin gözünü kör, stetoskobunu sağır etmiş. Annemin karnı o kadar büyükmüş ki eğer bir inek doğurmayacaksa kara cahil bir insan bile bu işte bir terslik olduğunu anlarmış. Alttan alttan bir gelesim varmış. Kısmet işte.
Annem der ki;
“Kızım doğumda az kalsın kovaya düşüyordun”. Şansa bak. Özel hastanedeyim.Etrafım doktor dolu ama ben kovadayım. Başlarım böyle hayatın rengine deyip anamda kuruyup kalsa mıydım acaba diye zaman zaman düşünmüşlüğüm vardır.
Neyse lafı çok uzatmayayım, önce kardeşim doğmuş. Annemin “Doktor bey içimde bir şeyler daha oynuyor” demesiyle adamın beti benzi atmış. Gelenin yaratık  olduğunu , gırtlağına yapışacağımı, kanını falan akıtacağımı    zannedip kaçası gelmiş ama son anda Hipokrat Yemini ağır basıp  beni kovadan kurtarmış.Ellerine düşmüşüm. İşte gün ışığı…
Benden önce iki ablam var, en büyüğünden sonraki tüm doğumlar  “Ahmet geliyor” umuduyla beklenmiş. O zaman ultrason yok. Ekranda pipi, kuku görüp kendini hazırlamak yok. Her şey doğumhane kapısında belli oluyor.
 Büyük ablam Nüket, ortanca ablam  Ece’den sonra  çifter çifter   Filiz ve ben Deniz dünyaya gelmişiz. Babam dördüncü kızdan  sonra takdir-i ilahi deyip  orada erkek çocuk olayına noktayı koymuş.
29 Ekim 1968 doğumluyum. Cumhuriyet Bayramı gecesi saat on bir otuzda doğmuşum. Doğumda korkudan altına ettirdiğim doktorum son bir intikam daha diyerek  “Bu çocuk kız, Cumhuriyet Bayramı gününe  değil 30 Ekim’e yazalım” gerzekliğiyle cinsiyet  ayrımcılığının en babasını yapıp doğum tarihimi de değiştirmiş.
  Oysa  bilmiyor ki benim doğumum küresel dünya için büyük  bir olay olmuş.   Vietnam Savaşı, aya seyahat, Martin Luther King , Robert Kennedy’nin öldürülmesi ve Prag da Sovyet tankları, hepsi  inadına bu   yıla sığmış. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca genç, benim doğumumu kutlamak için  meydanlara akmışlar, gelişimi kutlamışlar. Sonuç olarak  1968, insanlık tarihine ‘’Deniz’in doğumu’’ ve “başkaldırı yılı” olarak geçmişken şimdi buradan küfür etmek istemiyorum.Adam ölmüş de olabilir. Tüm hayatım boyunca yaş günümü yirmi dokuzunda mı otuzunda mı kutlayayım diye beni ikilemler arasında bırakan bu kuş beyinliye sevgi ve saygılarımı iletiyorum.
Doğumdan bir gün sonra her şey çok normalmiş gibi bizi taburcu etmişler. Ben fındık ,ikizim fıstık kadar. Sağlıksız ve bir acayibiz işte. Annem perişan herkes de buruk bir sevinç. Kaloriferli evde soba yanıyor çünkü mazot yok. Babamda para çok ama Türkiye’ de alınacak bir şey yok.
Kırk gün sonra ikizim birden hastalanıyor. Babam hastaneye götürüyor ama kurtaramıyorlar. Teşhis  “Sağlıksız bir bebekti anne karnında kardeşi üstüne yatmış,  o da fazla beslenememiş”.
 Hadeee!  Olduk mu bi de bebe yaşımızda kardeş katili. Altında yatsam ne olur, üstünde yatsam ne olur? Bizim hortumlarımız ayrı değil mi leyn? Çocukluğumun travmasıdır. “Kardeşine ne oldu?” deseler herkesten önce lafa atlar “Ben üstüne yattım öldü” derdim.
Kardeşimden sonra annem “Aman bu da sağlıksız bu da ölecek” diye beni pamuklara sarıp, balık yağı haplarında boğmuş. Kıçım yamukmuş ama çok da yaramaz bir veletmişim. Evin koridorunda koşarken annemle çarpışıp,  bir tencere yıldız şehriye çorbayı başımdan aşağıya yemişliğim, yemek sonrası masada kalan çok acı biber tohumunu önce ağzıma atıp sonra da elimi gözüme sürerek saatlerce avazım çıktığı kadar ağlamışlığım gibi türlü türlü olaylarım da vardır.
 

Deniz bebeyken
 
 
                                                                                    KAKTÜS BIZZLAMA  
Yedi yaşıma kadar hatırladığım tek şey annemin bir başımda bir sırtımdaki elidir. Ya ateşime bakar ya da terime. Ter derken öyle koşma oynama falan yok. Top görmüşlüğüm sadece kucağımda durursa.Arkasından koşmak falan yasak. Hasta olurum diye annem dışarı çıkmama da izin vermez, bende evde kendime çeşitli  oyunlar yaratırdım. En sevdiğim oyun  kaktüs bızlamaydı. 
Yani şöyle anlatayım; Ben doktorum ve evde ne kadar kaktüs, çiçek varsa hepsi hasta. Enjektörle iğne yapıp onları iyileştiriyorum…Zavallıları delik deşik etmişliğim, hatta iri yarı olan bir tanesine diken sayısı kadar iğne yapmışlığım da vardır. Ne zamanki  aşırı sudan şekil değiştirip öldüler, annem  “Allah Allah ne oluyor bu çiçeklere” deyip kuşkulandı.Ben hemen hasta değiştirdim.
Bu sefer koltuk, kanepelere sardım. Ateşleri düşsün, ağrıları dinsin diye o kadar çok iğne yapmışım ki akşam babam koltuğuna oturunca kıçı sırılsıklam oldu. Annem “Niye ıslandın?Koltukları da silmedim ki” dedi ve herkesin bakışları bana döndü. Sonra bana bu oyunu da yasakladılar.

                      

 

                                                               
                                                                                         Ter kontrolü        


                                                                                         NAH NİNİ NAAH NAH NİNİ NAAAH
Her hafta sonu babam bizi gezmeye veya yazlığımıza götürürdü. Nasıl beceriyorsam mutlaka bir yerim yamulurdu. Pazartesi oldu mu ben doktordayım. Ateşlenir, kusar, sıçardım. Boğazlarım şişer yatak döşek yatardım.
Dr.Bedri Beye gideriz.Hepimizin çocuk doktoru. Bedri Beyin pis bir huyu vardı. Hastasını döve döve muayene ederdi. Seni döner sandalyeye oturtur iyice kendine yaklaştırır “Anlat bakalım neyin var?” diyerek lafa başlardı. Sen konuşurken o güle güle yavaşlatılmış hareketlerle çenene, orana burana küçük yumruklar atar keyiflenirdi.İçimden “Lan oğlum bir elin ayağın dursun be. Ben diyorum geberiyorum sen hala oyun derdindesin. Dur sen! Ben bir iyileşeyim kontrol günü yumruğun babasını yiycen, feleğin şaşacak” der içimi ferahlatırdım.
Bu arada annem iki gözü iki çeşme “Bedri bey, bu kız yine hastalandı” diye höykürerek ağlar, doktor “Üzülmeyin geçecek” diye gevrek gevrek gülerdi. Tamam geçecek de ben bu sefer kıçıma kaç iğne yiycem onun derdindeyim. Muayene biter pazarlık başlar. Ben derim iğne yazma acıyo, o der olmaz yazıcam, sadistim. Tabi yine alır reçetemizi, kaybetmişliğin dayanılmaz çaresizliği içimde eve dönerdik.
Bizim ailede iğneleri üst katımızda oturan babaannem yapardı. Bizim ki aile apartmanıydı. Her katta sülalemizden birileri ikamet ederdi. Apartmanı dedemle babam yaptırmışlar.O zamanlar daire almak maharet değil senin soyadını taşıyan apartmanda oturmak pek bir moda. 
Kısaca telefon ettin mi iki dakika sonra elinde şırıngayla kapıda babaannem biterdi. Bu da benim makus kaderim olsa gerek, bekleme, bir yerlere saklanma, zaman kazanma gibi bir şansım yoktu.
 Babaannem iğnenin nasıl yapılacağını arkadaşı olan bir hemşireden öğrenmişti. O zaman ki iğnelerde iğne yani. Matkap sanki. Şırıngalar camdan, iğnenin kalınlığı anlatılmaz yaşanır. İlacı şırıngaya çeker   şirinlik olsun diye  “Nah nini naah nah nini naaah” ezgileriyle oynaya, göbek ata odaya gelirdi. Yani hem “hiç acımıycak” diyor hem de “NAH” diyor. Gel de inan. Benim lobun biri dışarıda kurbanlık koyun gibi yatıyorum. Valla o an değil oynamak kendilerini ters yüz etseler benim aklım yine de kıçımda. Allahın izniyle sağdan başlar her gün diğer lobuma geçmek suretiyle beni kevgire çevirmeyi kendine bir görev bilirdi. Kendisini rahmetle anıyorum.
                                                                               
                                                                                    HER  BUG (böcük) BİZİ BULUR
 En büyük ablam ilkokula başladığı sene bizim ev revir oldu. Sağolsun ablacığım okulda ne kadar kabakulak, suçiçeği, kızamık salgını varsa hepsini bize taşıdı. Üç kardeş yatak döşek yatıp hastalığın birinden kalkıp diğerine yapıştık. En fenası su çiçeğiydi. O su keseciklerinin kaşıntısını unutamam. Her sabah üç kardeş kırmızı, sulu noktaları sayar hangimizinki daha çok ona bakar yarışırdık. Annem hepimize sırayla pembe bir solüsyon sürer  “Sakın kaşımayın, izi kalır” derdi demesine de gel de kaşınma. Sonra bize kaşınan yerlere solüsyon sürüp üzerini üflemeyi öğretti.Bayağı işe yarıyor, biraz olsun rahatlatıyordu. Tabi benim tüm sırtım ve kıçımda da çıktığı için kimse popomu  üflemek istemediğinden, acımı çektim oturdum ben de.
 O kış zavallı annemin bedeni yatak yüzü göremedi.Geceleri bizim  ayak ucumuzdaki halıda kıvrılıp, tüm gece bizi kontrol ederek uyurdu. “Kabus gibi bir kıştı” der ama o zamanlar bilemezdi ki o bahar birde üstüne bitleneceğimizi.
Bahar geldi biz yavaş yavaş yazlığa gitmeye başladık. Arkadaşlarımız daha gelmediği için başka kız çocuklarıyla oynuyor, sonrada  okulun son günleri okula gitmek için kışlığa geri dönüyorduk.  Meğerse yaz kış orda yaşayan oyun arkadaşlarımızın kankileriymiş bitler.
Bir sabah annem ablamın saçlarını toplarken kafasında parlak ,beyaz bir top görmüş. Sıkınca çıt diye bir ses gelmiş.  Annemizdeki panikten biz zannettik ki kafamızda bir hastalık var. Ölüyoruz. Hangimizin kafasına baksa “Bunda da var” deyip daha yüksek sesle bağırıyordu. Babamın iş yerine telefon edip ağlaya ağlaya “Çocuklar bitlenmiş” diye höykürüyor ,artık babam ne diyorsa ,ona da itiraz edip ne sakinleşebiliyor ne de yerinde durabiliyordu.
Hemen eczaneye gitti elinde kızıl kahve plastik bir şişe içinde çok pis kokulu bir bit şampuanıyla geri döndü. Ondan sonra bizim eziyetimiz başladı. Hepimizi sırayla banyoya sokup kafamızı o kadar çok ovalayıp yıkadı ki kafa derimiz soyulup kel kalmamıza  ramak kaldı. Bu da onu tatmin etmemiş olacak ki  kafamızı gazlayıp, tekrar banyoya soktu. En son belimize kadar çıtık çıtık olmuş saçlarımızı incecik bit tarağıyla taradı.Sonunda temizlendiğimize kanaat getirmiş olacak ki bizi bırakıp bu sefer eve saldırdı. 
Kısaca anlatayım ; çarşaflar, yorganlar, yastıklar kaynatıldı. Yerdeki muşamba kaplama sökülüp altına böcek ilacı sıkıldı.Her yer sirkeli suyla silindi. Duvar kağıtlarını da söker mi acaba diye düşünürken babam eve gelip annemi durdurdu. Ondan sonraki her günümüz kafamız annemin kucağında bit kontrolünde geçti. Allahtan bulamadı da aynı eziyeti yeniden çekmedik.
                                               İKİ TOP BADEMCİĞE, İKİ TOP DONDURMA VERDİLER
             
Ben bademcik ameliyatı olana kadar ne okul yüzü gördüm, ne dondurma yaladım, ne koştum, ne de çocuk oldum. Herkes yaptı ben baktım. Bu arada olan ablalarıma oldu. Hep benden gizli dondurma yediler, koştular, oynadılar. O kadar da yaramazım ki hafiye gibi peşlerine düşer mutlaka onları bulurdum. Eğer dondurma yerken basılmışlarsa bana da çikolata alırlardı. Sonra sonra annem halime acımış olmalı ki tek top dondurmayı,  sıcak su eşliğinde  yememe izin verdi. Bir yalamık bir su bir yalamık bir su. Su derken kaynar su. Bir soğuk bir sıcak derken iyi dişlerim dökülmedi buna da şükür.
Sonunda sekiz yaşımda doktor “Yazıktır çocuğu antibiyotik manyağı yaptık.Birde içtiği su kıçındaki iğne deliklerinden geri fışkırıyor” diyerek her biri limon büyüklüğündeki bademciklerimi almaya karar verdi.
 İlk ameliyatım, çok mutluyum. Güzel bir hastane.Annem cicili  bicili pijamalar aldı.Hemşire ve doktorlar “Ay ne güzel çocuk” deyip sevip kokluyorlar. Ne zaman ki ameliyathanedeki otuz lambayı tepemde görüp, leş kokulu boruyu yüzüme kapattılar, işte o zaman ‘’ N’oluyo leyn?’’deyip aklım başıma geldi. Sonrası deriiin karanlık…
Gözümü açtım sanki kavanoz  kavanoz turşu yemiş gibi susuzluktan yanıyorum. “Ölüyorum leyn, Allah rızası için bir gımcık su’’ diye yalvarıyorum. Annem “Olmaz kızım bir saat su yok” diyor. E hani artık her şey vardı. Dondurma, koşma, terleme serbest olacaktı. Bir suyu bile mi esirgiyorsunuz benden insafsızlar diyorum ama hepsi sağır sanki.Kimse beni duymuyor. O bir saat geçti ama  bende de izi kaldı. Neyse zaman doldu, suyumu içtim doktor geldi “Her şey yolunda hadi ona dondurma alın yesin” dedi.  Bu sözler bende acayip ters etki yaptı. Bünye alışık değil yasaksız hayata ya bir an şoka girdim. Ne zaman ki elime kocaman bir dondurma tutuşturdular, o zaman gerçeğe döndüm. Elim sağlam, dondurma elimde ve eriyip yanlardan akıyor .Yalamam lazım ama o dilim ağzımdan dışarı çıkmıyor ,çıkamıyor. Boğazım o kadar acıyor ki değil dondurmayı yalamak tükürüğüm aksa toparlayacak halim yok. Evin bahçesine attım dondurmayı.Sonraki dört gün camdan külahını seyredip iç çekerek iyileşmeyi bekledim.

7 Yorum

  1. Joseph 9 Ağustos 2018 at 11:44

    Photography viagra precisa de receita 2012 “Retail could be a vulnerable component,” said John Popp,managing director at Credit Suisse, noting outflows in thelatter part of 2011 after the Fed signaled that it would keepinterest rates historically low for an extended period.

  2. Cooper 9 Ağustos 2018 at 11:34

    Directory enquiries do you need a prescription to buy viagra in usa Ikrima, whose real name is Abdikadar Mohamed Abdikadar, was linked with now-dead al Qaeda operatives Harun Fazul and Saleh Nabhan, who had roles in the 1998 embassy bombing in Nairobi and in the 2002 attacks on a hotel and airline in Mombasa, U.S. officials said.

  3. Olcay Kulakoğlu 19 Şubat 2018 at 13:54

    Harikasınız. Bunu bir yazar olarak söylüyorum. Çok akıcı

  4. Adsız 23 Ocak 2018 at 20:58

    Çok guzel olmuş. Tebrik ederim.

  5. Mine Yücel 23 Ocak 2018 at 17:31

    Denizim Deryam canım arkadaşım ellerine sağlık bin kere okusam gene aynı zevkle okuyorum ve artık kitap olarak elimde tutmak istiyorum.

Bir yorum bırak

Diğer Bölümler