Ah Makus Kaderim 10

Yedim yedim doymadım
                 
                                                   EVLİLİK BANA ÇOK YARADI, BESİLİ İNEK OLDUM.
İşi gücü bıraktım. Artık ev hanımıyım. Toz alıyorum, yemek yapıyorum, bulaşık makinası doldurup, yine yeni yeniden boşaltıyorum.
       Yemek düzenim tamamen değişti. Bekarken Akdeniz mutfağıyla beslenirdim. Evlendim hamur mutfağına transfer oldum.  Tankut ağzına yeşillik, sebze, meyva ve zeytinyağlı yemek sürmüyor. Zaten yemek yapmayı da bilmiyorum. Annemin mutfağı nefistir. Evlenmiycem, anacım ömrüm boyu beni güzel yemekleriyle besler diye hiç de öğrenmeye heves etmedim. Esasında yemek kitapları okuyorum, özeniyorum da  ama yemeklerim ya kusmuk gibi ya da taş gibi oluyor. Allah sizi inandırsın bir etli biber dolması yaptım. Biberin içindeki yumak eti bölmenize imkan yok. Basmışım karabiberi, bulduğum her baharatı sucuk tadında et sıkması olmuş bizim dolma. Bu nedenle yemeklerimiz pilav makinasında yapılmış pilav ,et, paket paket hazır patates kızartması ,hazır tatlı ve hamur işleri üzerine kurulu.
       Yinede yılmıyorum. Mutfak benim için bir laboratuar. Hep birşeyler deniyorum. Gelenlere de zorla yediriyorum. Onu buna bunu ona o kadar karıştırıyorum ki bazen çok beğenilen bir şeyi tekrar yapmamın imkanı yok.
             Evlendikten bir süre sonra Ramazan geldi. Tankut’un babası, abisi ve halasını iftara çağırdım. Annem “gelip yardım edeyim” dedi. Bende cahil cesareti var ya .”Yok annem ben yaparım” dedim.
              Size yemek sürecimizi kısaca anlatayım. Vallahi bilerek kimsenin canına kast etmedim. Ben masumum.
               Kayınpederimin ve ablasının kendileri, kayınbiraderimin de midesi hasta. Reflüsü var. Tüm gün oruç tutup aç kalmışlar. Bende tarhana çorbasıyla açılış yapayım dedim. Havalı havalı çorba servisi yaptım. Pişirirken gayet akıcı olan çorba şimdi kepceden jöle gibi lök diye düşüyor. Hiç seslerini çıkartmadılar. Ne zaman ki ” Allah kabul etsin, afiyet olsun” dedik. Ben anladım ki bu gece kabus olacak. Çorba bir tuzlu anlatamam. Lezzetli olsun diye et suyu tabletlerini doldurup, birde üzerine basmışım tuzu. Çorak gibi olmuş. Ayıp olmasın diye içiyorlar, büyük ihtimal tansiyonları da çıkıyor. Zira yüzleri kıpkırmızı oldu. Lütfen ölmesinler.
             “Çorba tıkamasın sizi” dememe kalmadan herkes kaselerini geri uzatmıstı bile. Hemen ara sıcak böreğe geçtim. Tava böreği öğretmisti Ece. Yufkayla yapıp ,tavada döndüre döndüre pişiriyorsun. Tankut üçgen dilimler kesip servis yapıyor ama bir terslik var. Böreğin altında kalan beyaz tabak artık siyah. Misafirleri karşılıycam derken komple yakmışım böreğin altını. Ilık ılık yanık kokusu geliyor. Tabaklarından börekleri alırken Ramazan pidelerini , kahvaltılıkları önlerine bir itekliyorum. Allah sizi inandırsın el çabukluğu marifet hokkabaz olasım var.
            Mutfakta çaresiz ,yıkılmış, çok kötü haldeyim. Tankut geldi. ”  Üzülme aşkım.  Kayserili aileye pastırmalı kurufasulye yaptın. Daha ne olsun” dedi. Aldı kurufasulyeyi bende arkasında pilavla salona döndük. Ortalıkta sevinç naraları atıldı, kayınpederimden eline sağlık prensesimle başlayan methiyeler düzüldü. Sonra servis başladı.
            Tankut tabağa kurufasulye koyuyor ama hiç pastırma düşmüyor. Bir kaşık daha koyuyor, bir minicik parça geliyor,oda belki. Ben bu tencereye yarım kilo pastırma koydum ulen. Nerdesiniz şerefsizler diyorum. Vallahi yoklar. Meğerse  önce fasulyeyi pişirip sonuna doğru pastırmayı koyacakmışım. Ben baştan hepsini tencereye doldurunca eriyip gitmişler. Gecenin sonunda yenilebilen tek şey pilavım oldu. Onu da makina yaptı.
          Alışveriş yapmayı da bilmiyoruz. Markete gidiyoruz, market arabasını tepeleme dolduruyoruz. İçinde bir tane sağlıklı yiyecek yok. Kutu kutu dondurma, dondurulmuş patates, hamburger koftesi ve ekmek çeşitleri, çikolata, cips.
        Deli gibi kilo alıyoruz. Yanaklarım o kadar şişti ki gözlerim suratımın ortasında leblebi kadar küçücük kaldı. Popom hayatımda görmediğim kadar büyüdü. Sandalyeme zar-zor sığıyor. O kadar ipin ucu kaçmıs ki yolda bir tanıdığımız gördü ‘’kızım ne yaptın kendine , yeme kurban olayım’’ dedi. O günden sonra ne zamanki Tankut önüme kalori bombaları koydu ,kulaklarımda hep bu sözler çınladı.
    
 
                                                           İŞ BİTTİ YAPI PAYDOS
      
          Evlendikten üç ay sonra bir akşam Tankut eve geldi.’’ Biz motorsiklet firmasını kapattık’’ dedi. ‘’ Sıkılma. Paramız var. Biraz dinleneyim ,bir işe giricem’’ dedi. O biraz süre iki yıl sürdü. Kocamın annesini kaybettikten sonraki yaşayamadığı depresyonu, işi bıraktıktan sonra tavana vurdu. Evden hiç çıkmıyor. Telefonlara bakmıyor. Kimseyi aramıyor. Tüm gece bilgisayar başında oyun oynuyor. Hareketsizlikten hastalığı atak yaptı. Avuç avuç ağrı kesici yutuyor. İlaçlar gün boyu onu uyutuyor. Kuş kadar evde beraber yaşıyoruz.
             Ben bu iki senede severek evlenmenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Çoğu zaman sizi bu sevgi bir arada tutuyor. Hayat arkadaşı kavramı böyle zamanlarda çok daha kıymetli oluyormuş.
             Çok şükür  maddi sıkıntımız yok ama manevi olarak delirmek üzereyim. Bu evden kurtulamam gerek. Birgün yine bulaşık makinasını boşaltırken birden ‘’Sıçarım böyle işin içine’’ deyip babamı aradım. ’’Baba yarın işe geleyim mi?’’ dedim. ‘’Kocan ne diyor?’’ dedi. ‘’Sormadım. Birşeyler yapmalıyım. Evde devamlı aynı işleri yapmak bana göre değil baba” dedim. Ertesi gün işe başladım. Sonra Tankut toparlandı. Babam ” Gel oğlum, bizimle çalış, hanımının da yanında ol” dedi. Biz sıkıntılı günleri atlatıp, beraber işe giden karı koca olduk.
                                                                                                                      YAMULMA SIRASI BENDE
 
Hayatımda ilk defa depresyonun dibine vurdum. Herşey birden oldu. Bir gece aniden tansiyonum çıktı. Annemlerde yemekteyiz. Bende bir acayiplik var. Kafam şişmiş gibi hissediyorum. Kimseye belli etmeden annemlerin odasında tansiyonuma baktım. Sonra ekrana bir daha bir daha baktım. Nirvanaya ulaşmışım haberim yok. Bizimkilere söyledim sonrası yine dünya ayağa kalktı tabi. Kliniğe gittik. İğne yapıp düşürdüler. Sonraki günlerde bu tansiyon top gibi indi çıktı. Kulak çınlaması başladı. Ardından yiyememe, ağlama krizleri, yalnız kalamama, sokağa çıkamama. Kısaca panik atak sardı dört bir yanımı.
Hayatım hastanelerde , sıkıntılı günlerle geçti. Bana birsey olmadı. Evlendim kafayı yedim. Kocamı cok sevdim ama bu kadar iç içe bir hayat bana fazla geldi.
Evlilik zaten zor birşey ama geberiyoruz birinin karısı birinin kocası olmak için. İki ayrı aileden türlü türlü huylarla yetişmiş iki farklı insan, sevdi birbirini diye tıkıyoruz bir eve ‘’ Hadi oturun beraber, yaşayın işte’’ diye zorluyoruz.
Güzel kardeşim ben bekarken sabah kahvaltısı tepsiyle yatağıma gelir, tv karşısında , günlük gazetem eşliğinde keyifle yerdim. Ev hanımı olduk, koca gün uğraşıp bir tencere yemek yapıyorsun, akşama kocan boş tencereyi geri veriyor sana. Evi topla,  yatağı topla, çamaşırları topla, kocanın kıçını topla.  Dağınıktım ama kendim bozar, kendim toplardım.
Evlendikten bir süre sonra kayınpederim’’ Çok şükür ailenin pisini sana verdik kızım ‘’ demişti. Acayip kumpasa gelmişim. Adam ayaklı dağıtma makinası. Yardımcı kadınımız Emine işini bitirip evden çıkıyor. Her yer mis gibi temiz, düzgün. Bizim adam eve bir giriyor Allah sizi inandırsın on beş dakikada ev savaş alanı. Kadın birşey unutup eve geri dönse manzara karşısında ‘’yanlış eve geldim’’ deyip dili tutulur. 
Benim kocamın içinde bir striptizci ruhu var. Yürürken soyunmaya bayılıyor. Kapı girişinde ayaktan fırlatılmış pabuçlar, sonra kokulu çoraplar, banyo önünde pantolon, don ,gömlek. En son doğru duşa. Çıktı kurulandı. Havlu yerde. Enine büyümüş kırk beş numara ıslak ayaklarıyla evin her yerinde  ayak izlerini bırakarak giyinmeye başlar. Açtığı hiçbir ışığı, çekmeceyi ,dolap kapağını kapatmaz. Giyinir mutfağa geçer, alır eline bir galeta veya kurabiye evde gezerken her yere döke döke yer. Evdeki herşeyin yerini değiştirmeye bayılır, sonrada hiçbirşeyi bulamaz.
Birde biriktirme huyu vardır. Size tek bir örnek vereceğim, oda neden kafayı yediğimi anlamanız için fazlasıyla yetecektir. Bir gün evinden getirdiği bir sürü eşyasının arasında bir kutu buldum. İçini bir açtım. Tek bir içilmiş sigara izmariti.’’ Tankut bu ne atayım mı? ‘’dedim.’’Sakın atma! Ben askerden terhis olunca tek bir sigara içmiştim. Bu da onun izmariti’’ dedi. Biriktirdiklerinin daha neler olduğunun yorumunu size bırakıyorum.
Sonuç olarak depresyon ilaçları, gece yarısı kendini sokağa atmalar, sıkıntılı günler, gecelerden sonra iyileştim.
                
 EVLENME YILDIM DÖNÜMLERİ
İlk evlenme yıldönümümüz geldi. Sabah gözümü bir açtım, ayak ucumda kocaman bir şey var. Belden yukarısında parlak kocaman bir top ,altından iki bacak uzanıyor. Uyku sersemi töbe estafurullah karabasanlar mı bastı? Yoksa vaktim geldi,ölüyormuyum? Bu  zebanide beni almaya mı geldi derken biraz ayıldım.  Tankut’muş. Bir elinde kocaman bir demet sarı gül, kafası hiç gözükmüyor. Diğer elinde bir kutu. Duruyor tepemde. ”Evlilik yıldönümümüz kutlu olsun “deyip çiçeği ve hediyeyi verdi. Çok hoş bir sürpriz yapmıştı. Tabiî ki havalara uçtum. Vakti zamanında “ben sarı gülleri çok severim” demişim, oda aklında tutmuş, yanına da bir kutu parfüm eklemiş, işi bitirmiş.
Şimdi ben çok sevindim, çok mutlu oldum ya. Benim kocam aynı çiçekten ve aynı parfümden alıp  beş sene boyunca her evlenme yıl dönümüzde kafama dikildi. Beşinci sene yine gözümü açıp, Tankut’un sırıtarak bana baktığını görünce, kaptım çiçeği elinden fırlattım attım. “ Yıldım, bıktım her sene aynı yıl dönümü yaşamaktan. Hiç mi ilginç bir fikrin yok?  Pahalı olması gerekmez. Ben ne severim hiç düşündün mü? “ dedim. Allah sizi inandırsın üniversite sınavında bu kadar zorlanmamıştır. Kal geldi adama. Birden yaşlandı” Senelerdir bir çiçekle, bir parfümle işi bitiriyorduk. Nerden çıktı şimdi bu?” der gibi bana baktı kaldı.
Sonraki sene altıncı evlilik yıl dönümümüzde daha sabahın körü gözümü bir açtım Tankut yine giyinmiş ayak ucumda. Bu sefer elinde ne çiçek, ne parfüm var. “ Kalk giyin, çıkıyoruz” dedi. Kargalar bile sabah şarkılarını söylememişken hazırlandık, çıktık. “Nereye?” diyorum ses yok. Sirkecide bir otoparka koyduk arabayı. “Lan oğlum. Vakti zamanında  Mısır çarşısına gitmek istemiştim. Beni oraya götürüyor. İyi bari fındık, fıstık da alırız” derken. Gemilerin oraya geldik. Meğerse benim kuşum bana Boğaz Turu yaptıracakmış. Kişi başı az bir paraya, turistlerle beraber tüm gün boğaz gezdik. Şekerli Kanlıca yoğurdu tattık, bir sonraki durak Anadolu kavağında balık yedik, rakı içtik. Ben havalara uçtum, martılar bana eşlik etti. Kocama bir kere daha aşık oldum.
Sonra bir yaş günümde en büyük bombayı patlattı. Bir ara kendi ismimi kağıda çeşitli şekillerde çizip, denemeler yapmıştım. Canım aşkım onlardan birini koluna dövme yaptırmış. O günü hiç unutmuyorum. Arkadaşlarımızla dışarı çıkıcaz, hazırlanıyoruz. Bir baktım kolunda kocaman bir bandaj var. Ödüm patladı. Ne oldu koluna,yaktın mı? Bir şey mi çıktı? diye dört dönüyorum. O gayet sakin, gülerek” Yaktım.Gel krem sürmemiz lazım. Yardım et bana” dedi. Açtım bandajı ,bir baktım kolunda kocaman bir ”deniz” yazıyor. ” Ömrümün sonuna kadar yapıştırdım seni kendime” dedi. Sonrada ” Valla çok yanıyor. Sür şu kremi kurban olayım” deyip, tutuşturdu kremi elime.Hem üfledim, hem kremledim, hemde çok ama çok mutlu oldum. Her sene ayrı bir atraksiyonla kutladık bu özel günlerimizi.
                                                           NOSTALJİ YARAMADI BANA
Bir kış “Gel seni trene bindiricem” dedi. Daha önce anlatmıştım size benim tren, otobüs ve minibüsle aram hiç iyi değildir diye. Hemen itiraz ettim “Bak benden kurtulmak istiyorsan bu işe treni falan karıştırma. Sessiz sedasız bitirelim bu işi” dedim. Meğerse Bakırköy hattındaki trenleri kaldıracaklarmış. Nostalji yapalım son bir kere, tüm hattı gezelim istemiş.
Hazırlandık. Geldik Yeşilköy tren istasyonuna. Girişte bir merdiven var ben deyim 50 siz deyin 100 basamak aşağıya inicez. Kaldık tepede. “Burada asansör var mı? “ diye sorduk cevap bile vermediler. Bir de normal bir merdivende değil. Eskilikten her basamak aralığı farklı yükseklikte, dar ve uçları   yenik. Kaygan taşlar kulesi. Ha piramitlerden iniyorsun ha koca İstanbul’un göbeğinde bir tren istasyonunun merdivenlerinden.
Tankut “Biz bu trene binicez” dedi. Başladı beni tek tek merdivenlerden aşağıya indirmeye. Yanımızdan vızır vızır insanlar inip çıkıyor. Kimse yardım falan teklif etmiyor. Bir ara bayağı şüphelendim. Yoksa biz dışarıdan normal falan mı gözüküyoruz  diye. Neyse hiç önemli değil o ordaki öküzlerin ayıbı deyip sonunda çıktık tren istasyonuna. Biletimizi aldık, başladık treni beklemeye.
Sirkeciye kadar gidicez. Oralarda yemek yiyip, Mısır çarşısını gezicez. Akşam yine trenle eve dönücez. Programımız bu.
Tren geldi, biz de bindik. Cam kenarında bir boşluğa yerleştik. Meğerse bu tren gezmesi ne eğlenceliymiş. Yavaş yavaş, arabayla dur kalk saatlerce  eziyet çektiğimiz sahil yolunu seyrederek, duraklarda dura dura pek keyifli bir yolculuk yaptık. Sirkeciye geldik. Indik trenden, her yer düz ayak çok rahat gezdik. Ne zaman akşam oldu dönme vakti geldi, Allah dedi ki senin bünyen bu kadar rahat yolculuklara alışık değil. Çek bakalım acını. Seni biraz sallayalım rahat et. Dönüş için aldık biletimizi bindik trene. O sırada makinist adamda benim trene bindiğimi görüp, bizim kompartımanda şöyle bir gezdi çıktı.
Hareket ettik, yol ilerledikçe hızlanıyoruz. Makinist deli çıktı. Adam Allah ne verdiyse basıyor. Sandalyemde öyle bir zıplıyorum ki sandalye altımdan kaçtı kaçacak. Bakırköy İstasyonuna geldik, ben eve tek durak kaldı diye sevinirken Tankut” Şimdiye kadar normal geldik. Sen hızı birde Ataköy yolunda gör” dedi. Ben salavat getirmeye başladım. En yakınımda ki demir çubuğa kolumu bir geçirmişim resmen birbirimize kaynamışız. Yolda artık zıplamıyoruz, uçuyoruz. Benim tekerlekler uzun süre yerle bağlantısını kaybediyor. Tüm omurgam birbirine geçti, bambu gibi tek parça yapıştı. O kadar adrenalin salgıladım ki gözlerim fıldır fıldır dönmeye, saç diplerim dikilmeye başladı. Tankut sandalyemin ucundan tutuyor. Deli gibi benim paniğime gülüyor. Arada birde “ Bırakayım mı seni he bırakayım mı?” diye elini kolunu oynatıyor. Bende o an ip koptu. Zaten boruya sarılmaktan her yerim tutulmuş, sallanmaktan içim dışıma çıkmış. Tüm hırsımı Tankut’tan çıkarttım.

“Eger beni tutmayı bırakırsan”… la cümleye başlayıp, arkasını ağıza alınmıycak öyle tehditlerle doldurup, saydım , döktüm, bağırdım ki. Bu sefer durumumun vahamiyetini anladı. Tren durdu, biz Yeşilköy’e geldik. Ben kendimi yerlere atıp taşları öpmek istedim. Tankut’a benle dalga geçme cezası yine 50 basamak merdiveni yukarı çıktık. Sonunda evimize kavuştuk. Seneler sonra ben tren olayına bir kez daha  noktayı koydum.

                                                                                         

 

                                                                  ÇOCUK MOTOSİKLET İSTİYOR

               Tankut tutturdu motosiklet alıcam diye. Olmaz çocuğum diyorum. Kemiklerin hasta düşersin diyorum. Rüzgar sana yaramaz diyorum. Onu diyorum bunu diyorum. Yok! İnadı inat. İstiyor.

         Çok da heves ediyor. Kırmak da istemiyorum. Sonunda çok uzaklaşmadan , evin oralarda dolaşacağı ufak, ucuz bir motorla deneyelim dedik.  Abisiyle gidip simsiyah bir Scooter 125′ lik alıp geldiler.

          Motora tek başına baktığında şıkır şıkır parlıyor, ufak tefek çok güzel. Ne zaman ki 115 kiloluk Tankut üzerine oturuyor, ortada motor falan kalmıyor. Dışardan bakan birisi” Aaaa. Adamın altındaki de ne ?  ” diye merak eder.  Zira bacaklarının arasından görünen sadece iki tekerlek.

           Neyse bizim ki çok mutlu. O gün gezdi de gezdi sokaklarda. Gece oldu. Eve geldi. Anlıyorum. Bir sıkıntısı var. Dolanıp duruyor etrafımda. ”Söyle” dedim.  ” Motoru eve alabilir miyim? ” dedi. Ne zaman ayağa kalktım, ne zaman ağzını burnunu kırdım. Hatırlamıyorum.  Birden kendime gelip sakince ” Neden canım?” dedim. Ardı arkası kesilmeyen cümleler kurdu. ” Aklı kalıyormuş. Çok yeniymiş. Ya çalınırsaymış. ”mış da mış işte. Kıyamadım. Çocuk gibi, öyle güzel heyecanı var ki.

         ”Tamam. Hadi git getir” dedim. Dışarıda küçücük duran motor eve gelince devleşti. Salonun ortasına bembeyaz halılarla kaplı yerin üstüne gelip yerleşti. Bundan sonraki 15 gün her gece motorumuzu da koynumuza alıp öyle uyuduk. Olsun . Tankut mutlu olsun. Yeter.

         Bizim motorcu yavaş yavaş menzilini genişletti. Bahçelievler’e işe motorla gidip gelmeye başladı. Ne kar ne yağmur, ne sel. durduramıyor onu.

         Bir gün eve bir geldi, pantalonunun arka cebi sökülmüş sallanıyor. Poposundaki kumaşta sürtünmekten tiftik gibi olmuş. Yırtık pırtık duruyor. ” Motordan mı düştün sen? ” diye sordum.  Gözlerini kocaman açıp ” Yok canım. Nerden çıkartıyorsun böyle şeyleri” dedi. Bende ” kıçından” dedim. Arkasını dönüp bir baktı, o an nar gibi kızardığını gördüm. Sonra başladı sayıp dökmeye ” Ulen koca gün iş yerindeyim. 30 adam çalışıyor yanımda. Bir Allah’ın kulu söylemez mi ? Abi kıçın gözüküyor ”diye.  Güya konu saptırıyor. Ben yer miyim. Baktım bir yerinde bir şey yok. ” Satalım ,gitsin” dedim. ” Sana ne zararı var ki?” dedi.

Koydum elimi belime ” Ben sana zararlarını söyleyim” dedim.

1- Kocam elden giderse dul kalırım. Geç buldum erken kaybetmeye niyetim yok yavrum seni.

2- Her beraber arabaya bindiğimizde ” Ben motorda havadar gitmeye alıştım, bunalıyorum” diyerek kış ortasında camları sonuna kadar açıp beni kofullarıma kadar dondurup, içimi titrettiğin için satalım dedim.

              Bu olay aile içinde duyuldu. Babam aradı. ” Kızım bu çocuk motora binmeyi çok seviyor. Vazgeçmeye de niyeti yok. En kötüsü de bu motor kıçına kaçmış gibi duruyor. Ona çok daha büyük, kendisini de koruyacak bir motor alalım” dedi.

         Sonra Tankut beye kocaman bir motor alındı. Bir araba boyunda, pek bir havalı dev gibi bir şey. Bizimkinin ayakları yere değmiyor.  Çok mutlu. Birkaç sene sonra arabanın biri motora vurup bacağını kırana kadar.

                                                              En mutlu olduğu yer.

                                                                     

 

                                                       TÜM HAYVANLAR BENİM BEBEKLERİM

Evlatlarım

                                                                         

 Tankut işe başladı. Bende işi bıraktım. İşletme mezunuyum ama hesap kitap işleri bana hiç keyifli gelmiyor. Yaratıcılığı yok. Ben üretebileceğim, yeni şeylerin peşindeyim. Tankut’un evde olup çalışmadığı zamanlarda duayı biraz fazla kaçırmışım herhalde. Bu seferde gece gündüz adam evde hiç yok. 
Köpek sahiplenmek istiyorum. Canım kocam, gecenin bir yarısı işten gelip köpek gezdirmek istemiyorum diyor.Tankut beye köpeği kabul ettiremeyince ben hemen kediye döndüm. Kısmette ayağıma geldi.
 
                                                                 
                                                          ÜZÜM ( İlk göz ağrım)
           Bir arkadaşımın kardeşi  çocukları oynasın diye yavru bir kedi almış. Hayvana etmedikleri eziyet kalmamış. Aç bırakmışlar. Balkonlarda soğuktan  dondurmuşlar. En sonunda  camdan aşağı itip ,kalçasını kırıp rahatlamışlar. Yaralı hayvanı ‘’sokağa atıcam’’ dedi. İçim acıdı ‘’ Bana ver’’ dedim. Akşamına kapıdan bırakıp gitti. Küçücük 6 aylık, yemyeşil kocaman gözlü bir bebek.
               Karşı dairede oturan  bir komşum var. Adı Nurgül. Hayvan hastası. Evinde 3 kedisi var . Annesinde altmış üç kedi, yedi köpek, iki karga vs. Ailecek tam bir hayvan dostları. Kedim gelince  komşum sağ olsun yapmam gereken her şeyi öğretti bana.
            Adını Üzüm koydum. Çok güzel bir kız. Aşık oldum yavruya. En pahalısı, en güzelinden yataklar, mamalar, kaplar aldım ona. Yalnızlığıma ortak oldu. Her gün daha büyüyüp, güzelleşti. Kırık bacağı için ikinci ameliyatında veterinere o kadar salya sümük ağladım ki adam bu kadın manyak, kediye bir şey olursa kesin keser beni  ” isterseniz hastaneye götürün ” diye kaçmaya çalıştı ama ben yılmadım. Hem ağladım hemde sonuna kadar bekledim.
                                                               
                                                                 BADEM ( Beyoğlu güzeli )
                   Bir gün Ece aradı. ” Beyoğlu’ndan geldiğimden beri arabamın motorundan kedi ağlaması geliyor. Tankut gelip bir bakabilir mi?” dedi. Bir saat sonra kucağında minicik bir yavruyla geldi bizim ki. Yavru nasıl kötü kokuyor. Anlatamam size. Her tarafı yağ, pislik olmuş. Eve koku bombası atılmış gibi oldu. Soktuk banyoya bir fasıl yıkadık, kuruttuk. Bana mısın demiyor. Sanki hayvanı lağımda sotelemişsin gibi arınmıyor bir türlü.Tankut ensesine bit ilacı sıktı.” İşe gidiyorum, karnını doyur” dedi gitti.
                 Ben ” Karnını doyur lafını, hayvanı çatlatana kadar yedir” olarak algıladım. Üzüm’ün ne kadar yaş, kuru, konserve, ödül maması varsa koydum önüne. Hiç karşı çıkmadan indirdi mideye.
Sonra bir şeyler ters gitmeye başladı. Bir baktım avuç içi kadar yavruda portakal kadar bir göbek olmuş. Hayvan sırt üstü yatıyor , küt diye yana düşüyor.  Allah dedim gidiyor. Bir yerde okumuştum. Bu kadar bebek kediler tek başına çişini yapamaz. Bir fırçayla karnını ovalayın diye. Aldım elime dünya para  verdiğim allık fırçamı, başladım karnını ovmaya.  Allah sizi inandırsın hayatımda ilk defa bir kediyi hem geğirirken hem osururken gördüm. Göbeğini ova ova tüm gün uyudu.
                 Üzüm ‘e kardeş olsun dedik. Kıyamadık sokağa bırakmaya. Adını ” BADEM” koyduk. Bu gün 12 yaşında ve 15 kilo. Hala çok yiyor.
 
                                                                 
                                                             KARAMEL ( ŞİFACI)
                    Çok yağmurlu, İstanbul ‘u sel götürdüğü bir gece  Tankut kucağında sırılsıklam olmuş, bacağı kırık bir yavruyla eve geldi. Bir su birikintisinde boğulmak üzereyken bulmuş. Titriyor.                                  Biliyorum. Aynı sürece giriyoruz. Önce tedavi ettirip sonra kıyamayıp eve alıcaz.  O an mantık duruyor. Sana muhtaç bir canlıyı kim görmemezliğe gelebilir ki. Haydi Bismillah deyip götürdük veterinere. Yarın sabah ameliyat ederim. Bacağına çivi takacaz dedi.
                 On beş gün sonra eve geldi. Üçüncü kızımız oldu. Adını KARAMEL koyduk. Acayip bir duyarlılığı var. Neren hastaysa orayı bulup önce masaj yapıyor sonra üzerine yatıyor. Kalktığında ne ağrın kalıyor, ne de sıkıntın. Bizimle karşılıklı mıhabbet eden tek kedimiz.
                                                                   OĞLUŞ ( Paşa oğlan)
              Ramazan’ da bir ay iş yerini kapatıyoruz.  Bayrama kadar herkes dinleniyor. Sonra yine iş başı yapıyorlar. Tankut elinde kocaman bir karton kutuyla eve geldi. Ben yine korktum. İş yerinin otoparkına yavrulamış. Anneyle, beş yavrusunu orada aç bırakamamış. Koyduk hepsini balkona. Bahçe katındayız. Gezip dolanıp büyüyorlar. En büyük merakları evin içi. Mama koymak için kapıyı açtığımız an beşi birden yayılıyor eve. Leblebi toplar gibi topluyoruz hepsini içerden.
               Bir sabah bir baktık anne iki yavrusunu alıp sırra kadem basmış. Üç yavru kaldı balkonda. Zamanla büyüdüler. Sadece mama yemeye geliyorlar. Birkaç gün sonra yavrulardan biri ayağı ezilmiş geldi balkona. Hadiii. Koştur veterinere. Üç ay kaldı orada. Defalarca ameliyat oldu. Sonunda adı Oğluş oldu . Geldi eve.
              Bundan sonrasında ben evladı için rezil olan anne konumuna geçtim.
             Bir akşam evde oturuyorum. Oğluş’da veterinerden geldiğinden beri bir acayiplik var. Sanki görmüyor hayvan. Işık falan tuttum. duvar gibi. Göz bebekleri tepki vermiyor.  Bende bir telaş. Aradım Tankut’u ”gel Oğluş görmüyor ”dedim. Geldi. Koyduk kediyi sepete, bindik arabaya veterinere gidiyoruz. Deli gibi yağmur yağıyor.  20 dakika sonra veterinerin kapısındayız. Kucağımda kutu girdik içeri. Adam beni gördü. Dondu kaldı. Bıraktı kediyi ”ne oldu size?” diyor.
            Ne olmuş bana diye bir baktım kendime. Töbe estafurullah dağılmışım ben. Çocuğunu kurtaran kahraman anne moduyla üzerime pembe montu alıp çıkmıştım. Size kendimi tarik edeyim.
            Altımda çimen yeşili eşofman altı. Üzerimde sarı kapşonlu mont. Ayaklarımda kırmızı ev patiklerim.  En üstte pembe palto. Neon gibi yanıyorum. Saçlarımı kalemle toplamışım. Sırıl sıklam beynime yapışmışlar.   Acınacak haldeyim.
              Lan oğlum bırak beni kedime bak. Akıtıcam şimdi kanını diyorum içimden. Neyse evirdi çevirdi. Onla baktı bunla baktı. Yok bir şeyi görüyor dedi. Birde benim paniğime kıçıyla güldü yolladı bizi eve.
              Ben ikna olmadım. Ertesi sabah Avcılar veterinerlik  fakültesine götürdük. ”Retinası yırtılmış artık görmez ” dediler. Aldık yavrumuzu geldik. Görüyor diyen veterineri sevgiyle andım. Siz anladınız beni.
             Hani daha önce anlatmıştım size. Bio enerjici bir teyze ölü istavriti elinde diriltmişti. Bende başladım elimi gözlerine koyup Oğluş’a okuyup üflemeye. Aradan aylar geçti. Bir gece tüm kedileri lazer point ile oynatıyorum. Hani parlak bir ışık , çok kırmızı olan. Oğluş uyuyor. Önünde bir iki oynattım. Açtı gözünü.  Takip ediyor ışığı. Lan ne oluyor dedim. Ben nereye tutsam koşa koşa üstüne atlıyor.
          O an yerden yükselmeye başladım. İlahi bir ışık tepemde hare oluşturmaya başladı. Tam etrafıma kutsal ışık saçmaya başlayacaktım. Telefon çaldı.
            Tankut arıyor. Adam daha ” Alo ” dedi. Ben ” Valla görüyor” diye hem bağırıyor hemde böğüre böğüre ağlıyorum. Oğluş kataraklı gibi azcık  görüyor ama görüyor işte.
            Sonra Oğluş’un dişleri hastalandı. Biz en iyi  diş doktorunu askerde bulduk. Adamcağız askerliğimi yapıyorum. İki ay sonra Şileye gelin dedi.
          Arada Tankut bacağını kırdı.Araba kullanamıyor. Oğluş Şile’ye gidecek. Tankut’un abisi geldi. İki saatlik yola dişçiye gittik.
            Doktor kliniğin önünden bize bakıyor. Bizdeki sahne şöyle. Arabadan önce benim sandalyem çıkıyor. Ben oturuyorum. Sonra Tankut’un koltuk değnekleri. O arabadan çıkartılıyor. En son kedinin kutusunu kucağıma koyduğumuz an ” Geri zekalılar Ailesi” olarak tarihe adımızı yazdırıyoruz.
             Çok uğraştık biz bu çocukla. Tüm gece uyanıp şırıngalarla besledik. Doktor doktor gezdirdik. Şimd 10 yaşında. Bizim nazlı erkeğimiz.
                                                            SMİLY ( Süpriz Van Kedisi)
                     Bizim bahçeye atılan, hayatımda gördüğüm en perişan kediydi. Her hastalığı vardı. Gözleri kapalıydı. Tüyleri dökülmüştü. Üç aylıktı. Veteriner her yaptığı iğnede” ölürse üzülmeyin” diyordu. 6 ayda toparlandı. İlk gözünü açtı, bize süpriz yaptı. Biri mavi biri yeşil muhteşem gözleri ortaya çıktı.
Bir servet para harcadık. Para sokağa atılmaz deyip onu da eve aldık.
                                                   
                                                ANGEL ( Sırtında Kanatları Olan Melek )
                 En küçük numara. Bir yaşında. Gözleri kapalı geldi. Çok özel bir zamanda bize yaşam enerjisi verdi. Benim uğurum.
            Evimizde kendi eşyamızdan çok kedi yatağı, kumu, maması, tırmanma tahtaları vs var. Canlarımızın her biri ayrı bir karakter. Hepsi benim gibi sağlıklarından çok çekti. Ameliyatlar oldular, veterinerlerde kaldılar. Çoğu zaman belki sabaha çıkmaz deyip bizi eve yolladılar. Onlar direndi ve iyileştiler. Hepsi bizim çoçuklarımız.
              Keşke sokaktaki tüm canlılara güzel bir yuva verebilsek ama bir yerde durmak zorunda kalıyoruz.
                Hafiften kafayı yiyip  her hastalanan, her ölen hayvana böğüre böğüre ağlayıp yas tutmaya başlayınca dur dedik. Bir yerden sonra kendimizi frenlememiz gerektiğine karar verdik. En sonuncudan sonra artık kedi sahiplenme olayını bitirip, sokaktaki kedilere, köpeklere dışarıda bakmaya başladık.
Kısaca karı koca hayvan sevdalısı olduk. Onları bize emanet eden Allah’a şükürler olsun.

Yorumlar

Bir yorum bırak

Diğer Bölümler