Ah Makus Kaderim 11. Bölüm

                                                             Pazarın gülü yine çiçek almış
                                                               GEL BİZDE YAŞA TEYZE
Tankut haftada altı gün çalışıyor. Sadece Perşembe günleri evde. O günde birbirimizi mi görelim, eve alışveriş mi yapalım, arkadaşlarımız, akrabalarımızla mı takılalım? Bilemiyoruz.
Bir Perşembe büyük bir alışveriş merkezine gidip evin ihtiyaçlarını alalım dedik. Önce fastfood bir şeyler yiyelim  düşüncesiyle tezgahın önünde durup menülerimizi seçtik. Ben masaya geçtim. Tankut sırada bekliyor. 
İki masa ötede  orta yaşlı, başı bağlı, şişko bir teyze acayip beni kesiyor. Kadın sanki insan değil uzaylı görmüş gibi gözlerini kocaman kocaman açmış bakıyor. Sonra bu kadarı kesmemiş olmalı hareketlenmeye başladı. En sonunda benim masaya, karşıma top gibi düştü. Bana bakılmasına alışığımdır da şimdiye kadar hiç bu kadar yakın tacize uğramamıştım.
“ Ne oldu kızım sana?” Lafıyla söze başladı.
Böyle durumlarda bende bir peygamber sabrı vardır. İçimden ” Kırma insanları. Çok cahil . Yaptığının ayıp olduğunu bilmiyor.” Diyerek idare etmeye çalışırım. 
 “ Kaza geçirdim teyzecim” dedim gülerek.
“ Yaa pek de güzelmişsin” dedi üzülerek. Bir yandanda elinin tersini diğer avucunun içine vuruyor. Şimdi burda acayip bir durum var. Bizim toplumda başına bir kaza gelmiş, sakat kalmış bir insan çok güzel değilse ona normal düzeyde üzülünür. Hatta topluluk içinde fazla dikkat bile çekmez. Takdiri ilahi deyip geçilir. Tam tersi eğer güzelsen birde sakatsan tüm ağıtlar senin için yakılır, ortalık yıkılır. Duymak istemiyorsan at kendini köprüden başka kaçış yoktur. Allah sizi inandırsın alışveriş merkezinin ortasında teyze tüm ağıtları yakıp, dövündü durdu. Bende karşısında onu seyrettim. Neyse nerde kalmıştık.
              “ Sağolun ” dedim. Bu kadarı ona yetmedi “ O adam kim?” dedi.”Eşim” dedim. Bende hafiften teller atmaya başladı ,yine de yaşlıdır deyip alttan alıyorum.  
“Ay sen bide evli misin ? diye başlayıp “Kocana nasıl bakıyorsun? Kendine nasıl bakıyorsun? Çocuğun var mı? Ev işlerini kim yapıyor? Sizi kim yediriyor, kim içiriyor? Zor olmuyor mu be evladım “la devam eden bir sürü soru sıraladı.
Teyzeye şöyle hafiften eğilip dedim ki; “ Bak teyzecim. Ben sabahları biraz ters olurum. Karnım aç  ve daha bir şey yemedim. Tüm iyi niyetimle sorularını cevaplıyorum ama sende işin bokunu çıkardın. Çok meraklıysan gel bizde yaşa. Ne merak ediyorsan öğren git. Sen sağ ben selamet, senden bir an önce kurtulalım” dedim. Sonra Tankut yemeklerle geldi. Teyze mehter marşıyla gitti.
Hayatımda böyle o kadar çok meraklı teyzeler vardır ki anlatamam.
Bir başka gün ortanca ablam , yanında dağ gibi yeğenim Yüksel ve ben yan yana sokakta banka oturmuş dondurma yiyoruz. Ufacık , minicik bir teyze koştura koştura gelip ablamla yeğenimi gösterip “ Bunlar senin çocukların mı?” diye sordu. Hepimiz birden kafamızı kaldırıp boş boş teyzeye baktık. İşin garibi oda ellerini kavuşturup uzun uzun bize baktı. İşte çaresiz kaldığım, güleyim mi ağlayayım mı bilemediğim. Allahım sen beni neyle sınıyorsun diye merak ettiğim tuhaf anlardan birini daha yaşıyorum. “Teyze bir git kendine gözlük alma, o topları toptan değiştir” diycem.” Yapma! Belki kafadan hastadır” diyorum. Hiç de hasta gibi durmuyor. Kronik meraklı. “Diyelim ki hepsi benim çocuğum. Sana ne teyze. Diyelim ki öğrendin. Neyine yaradı teyze? diycem .Sesimi çıkartmıyorum.
Hayatım boyunca içimde kalan, bir gün mutlaka birine nasip olacak bir cevabım var aslında. Yine biri gelip bana “ ne oldu sana kızım? “diye soran  çıkarsa “ ben kaza geçirdim de ,esas size ne oldu teyzecim? “ diycem. Oda “ bana ne olmuş ki?” dediğinde  “ Fazla merak ta bir hastalıktır. Siz mutlaka bir doktora görünün. Maazallah başınıza bir iş gelmesin “ deyip onu döt edicem. Güzel değil mi?
                                                                                ÜÇ DERSTE ENGELLERİ AŞMA
 Sırası gelmişken size Türkiye’de nasıl eğlene eğlene engelli olunur. Biraz ondan bahsedeyim.
            Bizim memlekette engelli insanlara acınır ama asla saygı gösterilmez. Eğer benim gibi sokak gülüyseniz,  her atraksiyonu herkeslerden önce görücem, gidicem diye kendinizi paralıyorsanız. İşte o zaman bu gözler neler görür, bu kulaklar neler duyar?
           Sokakta bağımsız gezmeye bayılırım. Oturdugumuz semt Yesilköy olduğu icin heryer düz ayak ve deniz kenarındadır. Akülü sandalyeme atlar. Market alışverişine, postane işlerine, sahilde kitap okuma gunlerime, arkadaş gezmelerine , gezmeye tozmaya yalnız giderim. Hava güzel olduğunda mutlaka pazara gider, tezgahlarda kaybolurum. Tüm esnaf beni tanır. Başıma birşey gelse bir ordu yardıma gelir. O kadar rahatım yani.
          Yolda giderken başınıza bir sürü olay gelir mesela. En büyük keyif sen geçtin ben geçtim kavgasıdır. Karşıdan karşıya geçeceksinizdir. Kimse durmaz. Sana bakar geçerler.  Biraz yola yaklaşırsın, yavaşlarlar ama yine durmazlar. Biraz sen gidersin biraz o gider. En son en atik olup hızlanan amacına ulaşır. Sonra kaldırımın bir başından yukarı çıkarsınız , sonuna  bir gelirsiniz kocaman bir araba sizin iniş alanınızı kapatmış. Vaktin varsa o zaman  eğlence başlar. Asla kaçırmam. Çıkartırım telefonumu, çekerim öküzün arabasının resmini, plakasını her yere yollarım. Alo trafik, belediye, beyaz masa her yeri ararım. Taki çekici gelip götürene kadar. Çoğunlukla çekici gelmez. Her kurum diğerinin üzerine atar. Ben geri döner kaldırımda çıktığım yerden inip caddeden yola devam ederim. Eğer bu arada araç sahibi gelir ve sizi görürse durum daha da güzelleşir. Bu yaşıma kadar benden özür dileyen sürücü sayısı  elimin beş parmağını geçmez. Sizi görmezden gelirler. Sanki hiçbirşey olmamış gibi arabalarına binip defolup giderler. Ben ne yaparım. ” Hakkımı yedin ey Allah’ın kulu. Helal etmiyorum. Cehennemde cayır cayır yan” derim. Haberi olmadan benim yüzümden cehenneme odun olacak yüzlerce şöför var. Adam olsunlar. Bana ne.
                  En güzel engelli şovu alışveriş merkezlerinin asansörlerinde olur. Sanki ekmek kuyruğunda bekler gibi kıyın kıyın senden önce asansör kapısından girmek için senin önüne geçerler ya. O yüzlerindeki telaş. Her zaman öncelik benimdir egosu. Görülmeye değerdir. Ben ne yaparım? Asansör geldiğinde o saygısız densizlerin bacaklarına vura vura kendimi asansöre sokarım. Çok naziğimdir ama. Onlar acıyla ay uy derken ben ” çok afedersiniz . Keşke yürüyen merdiveni kullansaydınız. Arabam sığmadı tabi” derim.
          Çoğu zaman kapılar açıldıgında asansör hınca hınç dolu olur. Bana bakarlar. Yinede çıkmazlar. Dikerim gözlerimi gözlerine,  hepsine pisliksiniz der gibi bakarım. Kapılar kapanır. Onlar gider. Ben yine hakkımı helal etmem. Son zamanlarda ” Eğer yaşlı, engelli, çocuk  arabalı, hamile değilseniz inin lutfen diyorum”.  Birkaç defa başarılı oldum. Çoğu zaman yine takmadılar beni.
           Hayatım boyunca seçim zamanları oy vermek benim kabusum olmuştur. Allah rızası için söyleyin dostlar. Engelliyim diye heryere kaydımı yaptırdığım canım memleketimde neden her seferinde beni okulun en üst katına verirler? Peki ben neden her seferinde ortalığı birbirine katıp ya sandığı aşağıya indirtip, ya asansörleri açtırıp, ya okula gazetecileri çağırıp, dünya laf söylerim. Bende bir huy var. Hakkım olan şeyi alamazsam , gözüm hiçbirşey görmüyor. Çıldırıyorum.
               Birgün büyük bir alışveriş merkezinin otoparkına giriyoruz. Aracımızın plakasında engelli işareti var. Engelli park alanı bir tane. Genç bir velet açmış bagajını aldıklarını koyuyor. Gittik yanına açtım camımı. “Engelli alanına park etmişsiniz. Engelli aracım var. Çekermisiniz? ” dedim. “Biraz daha işim var” dedi. “Buraya çekemezsiniz” dedim. Gülerek ”  ben Almanya’da yaşıyorum. Ordada çekiyorum” dedi. Sonra Tankut arabadan indi, bir dakka sonra geri geldi. Arabayı engelli yerine park etti. Arada olanları söylemeyim. Modern dünya insanına hiç yakışmaz.
           İnsanları hiç anlamıyorum. Nedir bu yasak olan şeyi yapmanın cazibesi. Koskoca otopark bomboşken engelli alanına park etmek. Yürüyen merdivenler varken asansöre binmek. Engelli kasalarında benim önümde yüzü bile kızarmadan dikilmek. Yolları kapatmak. Kaldırımlara çıkmak. Bir engelliye yardım bile teklif etmemek. Öncelik tanımamak.
            Ey kendini insan sanan zavallı beyinler. Saygısız, vicdansız , hiçbir canlıyı sevmeyen, yapıcı değil yok edici, ego manyağı zavallılar. Lafım size.
           Sanmayın ki hayat sadece sizin etrafınızda dönüyor, ömrünüz boyunca herşey yolunda gidecek. Her gününüz sınavlarla dolu ve siz şimdiden sınıfta kaldınız. Bir engellinin hayatını zorlastırdığınızda , sokaktaki hayvanlara eziyet edip, canını aldığınızda, pis ağızlarınızla kulaklarımızı, pis bedenlerinizle yaşam alanlarımızı kirlettiginizde, kendinizden başka kimseye sevgi ve saygı duymadığınızda, umarsızca başkalarının hakkını yediğinizde. Bilin ki siz insan değilsiniz. İnsan olmayı öğreninceye kadar da sevilmeyecek ve istenmeyeceksiniz.

 

 
Burcu&Deniz&Turkan

 

                    
                      BEN BEŞİKMİŞİM HABERİM YOK

           

       Tankut’un arkadaşlarıyla görüşüyoruz. Üç evli çiftiz. Beraber yemeklere, tatillere, ev gezmelerine gidiyoruz. Kızlar çok tatlı insanlar. Beni hemen kabullenip , bana uygun, gidebileceğim, rahat edecegim programlar yapmaya başladılar. Kendimizi üç silahşörler gibi görüyoruz. Burcu, Türkan ve Deniz. Sonra aramıza dördüncü gelin Umut katıldı ama onunla çok sık görüşemiyoruz. Üçümüz çok güzel dostluklar kurduk. Senelerce birbirimizden kopmadık, dert ortağı olduk.
                     Türkan ,Burcu ve Umut  on beşer gün arayla hamile kaldı. Birini kutluyoruz bir sonraki toplantıda diğeri ‘’bende ‘’ diye el kaldırıyor. Nasıl ayarlamışlarsa artık tek tek değil,  toplu katliam yapıp bana eziyet etmeye gelmişler. Siz şimdi buna ne güzel haber diyorsunuz ama yok öyle değil işte. Siz hiç üç hamileyle dokuz ay boyunca arkadaşlık ettiniz mi? Hiç tavsiye etmem, anlatılmaz yaşanır.
      Bir örnek vereyim mesela. Bir cafede toplanıyoruz. Kahve, çay yasak. Bitki çaylarımızı söylüyoruz. Sonra sohbet başlıyor. Mevzu tek, sabit, gülle gibi düşüyor ortamıza. Hamilelik. ‘’Senin ki kaç haftalık oldu? Günde kaç kere kusuyosun? Ne vitamin alıyosun? Ayağın şişiyor mu? Göbeğin pörtlüyor mu? Kaç çatlağın var? Tekmeliyor mu? Zıplıyor mu?’’  Arada ‘’ Deniz kusura bakma seninde kafanı şişirdik’’ sonra ‘’Puseti nerden alacaksınız? Biberon, emzik markası seçtiniz mi? Normal mi, sezaryan mi? Miden yanıyor mu? İçin kalkıyor mu?’’. 
Allah sizi inandırsın bunları dinleye dinleye bende de  sabah kusmaları, gaz sancıları, yalancı hamilelik başlamak üzereydi ki kızların doğurma zamanı geldi de kurtuldum. Bu sohbetler sonucu o kadar çok şey öğrendim ki az daha zorlasam kızların doğumunu ben bile yapardım. O kadara kadar bilgiliyim. Anlayın.
            İlk Burcu doğurdu, Ece kızımız oldu. Sonra Türkan, ikinci kızımız Özge’yi yaptı. En son Umut, Efe’yi doğurup ekibe bir pipili kattı.
            Sonra ben keşke hep hamile kalsaydılar diye çok istedim ama olmadı işte. Benim için üç bebek üç potansiyel tehlike demektir. Her an başlarına bir şey gelebilir endişesiyle arkadaşlarımın da burnundan getirdim.
           Artık evlerde toplanmaya başladık. Anneleri bebeklerle ilgileniyor fırsat bulduğumuz zamanda çay içip, bir şeyler yiyoruz. Daha doğrusu onlar yiyor. Ben kucağımda bebek sallıyorum. Bir şey keşfettik. Uyumayan, ağlayan bebeği ne zaman kucağıma alıp sandalyemde sallanmaya başlasam hemen susup,uyuyorlar. Yavrucaklar benim yastık gibi kocaman memişlerime sarılıp, birde ritmik  sallanınca açamıyorlar kendilerini. Meğerse ben canlı beşikmişim. Haberim yokmuş. Onlar sohbet ederken ben bebeğin uyuyanını bırakıp uyumayanını alıyorum.
          Birgün Türkan’lardayız. Üç bebek, üç yeni anne ve en mutlu ben çay masasındayız. Türkan dedi ki ” yan komşumun da yeni oğlu oldu. Perişan oldu kadın. Bebek ne gece ne gündüz uyumuyor. Onun da  ilk bebeği çok çaresiz” Olaya el koyup “çağır, ben uyuturum.”  dedim.
          Telefon etti. 15 dakka sonra kapı çaldı. Size içeri giren kızı şöyle tarif edereyim.
Bir kere kucağında tertemiz, mis gibi bakımlı bir bebek var. Kocaman yeşil mavi gözleriyle cin cin bakıyor. Sonra gözlerinizi yukarı kaldırıyorsunuz. Allah sizi inandırsın bir insanı bu hale getirmek için dünya şampiyonu boksörün sizi evire çevire dört raunt falan  dövmesi gerek. Kucağındaki oğlan bu işi maşallah 2 ayda bitirmiş. O kadar deyim size.
             Kızın adı Nurdan. Belli ki bebekten önce çok güzel bir kadınmış. Şimdi diyeceksiniz ” Ne abarttın he”. O zaman biraz daha açayım olayı. Uykusuzluktan gözlerinin etrafını çift tur mor halka sarmış. Boksör göz altlarına çok çalışmış olmalı , balon gibi şişmişler. Teni desen soluk sarı, saçlar taranmış ama yer yer çıtıklar oluşmuş. Her an ağlıycak göz pınarları . ” Valla ben bu oğlanla baş edemiyorum” diyen titrek bir ses.
             Dediler ” Ver oğlanı Deniz’ e. ” Aldım kucağıma Çınar bebeği. Başladım sallanmaya. İki dakika sonra o cin bakışlı oğlan başladı osura osura uyumaya. Iki saatten fazla ben sallanırken uyudu kucağımda. Bu arada anneye acil bakım yaptılar. Çay içti, birşeyler yedi, gıybet yaptı, arkadaş gördü. Ben ne yaptım. Tabiki yine yeni yeniden bebek salladım.
Bu arada sohbet konularımız çok renklendi.’’ Seninkinin kakası da sarı mı? Gazı varken çok kızarıyor mu? Ağlarken  morarıyor mu? Kusarken süt beyaz kesik kesik mi? Üşüyünce dudakları kararıyor  mu?’’ Sonra sayılara geçiyoruz. ‘’Günde kaç kere bezini değiştiriyorsun? Kac saatte bir emziriyorsun? Sabah aksam mı yıkıyorsun? Kaç kere kusuyor? Kaç saat uyuyor?’’ Bu arada ben hızımı alamayıp bebekten bebeğe geçerek kendimi sakinleştiriyorum. Anneleri boş verdim bebekler çok güzeller. Cennet gibi kokuyorlar. O kadar narin ve kırılganlar ki dokunmaya kıyamıyorsun. Onlara bakarken kendime diyorum ki’’ Hadi Deniz sık dişini sende yap bunlardan bir tane’’ diye ama  ne zaman ki avazı çıktıkları kadar bağırırken küçük dilleri gözüküyor, birde üstüne üç porsiyon acılı adana kebap yemiş gibi leş kokulu sıçıyorlar. Rüyam orda bitiyor. Ben gerçeğe dönüyorum. Analarının kucağına atıp ordan kaçıyorum. Allah hepsine uzun, sağlıklı ömürler versin.
                     
   AĞAÇ ARABAMIZI SEVDİ.
Tankut’la arabamızı değiştirelim, sıfır bir araba alalım dedik. Buraya kadar bir problem yok. Sonra sorunlar başlıyor. Bir kere kesin station olmalı. Akülü sandalyem bagajına sığsın. Çok yüksek olmamalı. Koltuğa geçerken tırmanmak zorunda kalmayayım. Camları büyük, içi ferah olmalı. Zaten trafiğe gıcığım bana basarlar,sıkılırım. Koltukları deri olursa yazın kıçım pişer, hiç haz etmem. İçinde her şey olmalı. Konfor iyidir derken biz başladık araştırmaya.
Her hafta sonu bir markaya bakmaya gidiyoruz. Elimizde meziro bagajı ölçüyoruz. Tavan yüksekliğine bakıyoruz. İçine oturuyoruz kalkıyoruz.  Sonunda güzel bir modele karar verip ısmarladık. İstediğimiz renkte ve özelliklerde olması için üç ay bekliycez. Yurt dışında yapılıp  gelecek.
Hevesle bekliyoruz. Arabanın gelişi tam yaz başına denk geliyor. Bir sürü planımız var. Acayip gezicez. Üç ay sonra telefon geldi.’’ Gelin arabanızı alın’’ dediler. Aldık arabamızı çektik kapalı otoparkımıza. Yavrumuz sağ salim yuvasında yatıyor. Çok mutluyuz. Hafta sonları Cd mizi takıp yollara akıyoruz. Gezip tozuyoruz.
Bir gün evdeyim. Yatağıma uzanmış kitap okuyorum. Kapı deli gibi çalıyor, yumruklanıyor. Ruhum çoktan kalkıp kapıyı açtı da bedenim hala yataktan kalkmak için debeleniyor. Kapı yetmedi bu sefer cebim çalmaya başladı. Apartman görevlimiz arıyor. Açtım telefonu “Abla çabuk kapıyı aç. Sizin arabanın üzerine ağaç devrildi” dedi. Beynim karıncalandı, bacaklarıma kan yürüdü, tansiyonum tepelere fırladı. ‘’Oğlum bizim araba garajda değil mi? Dedim “Yok abla Tankut abi sokağa bırakmış” dedi. Yatakla kapı arasındaki zamanda ben Tankut’u öldürdüm, asitte erittim, kuşbaşı yapıp pişirdim, köpeklere yedirdim sonunda kapıya varıp, sokağa çıktım.
Sokak ana baba günü. Caddeye boydan boya apartman boyunda, yüz yıllık bir çınar ağacı uzanmış ama bizim araba yok. “Araba nerde oğlum?” dedim “Ağacın altında bir yerde abla” dedi. Şöyle bir zum yaptım. Dalların arasından bizim arabanın  farını gördüm. Ağaç arabayı yemiş. Biz yetişene kadar sindirmiş bile.
Tankut’a telefon ettim “Bizim arabanın üzerine ağaç düştü” dedim” Panik yapma en fazla tepesi ezilmiştir” dedi. Motorsikletine atlayıp geldi. Manzara karşısındaki ilk tepkisi ”Çüşşşş” demek oldu.
İlk itfaiye arabası geldi. Başladılar ağacı kesmeye, sonra testerelerinin aküsü bitti. ikinci itfaiye arabası geldi. Telsizleriyle konuşuyorlar teki diyor ki “Şefim altı tane motorlu testere kullandık daha arabaya ulaşamadık” Sonra üçüncü itfaiye arabası geldi. Bizim araba gün yüzüne çıktı.

Tankut, Allahın sevgili kuluymuş. Arabanın ön camı patlamış ve sağında solunda küçük çizikler ve ezikler varmış. Tüm mahallenin “Geçmiş olsun, okutun kızım kendinizi” sözleriyle evimize girip bugünü yaşamamış saydık.


 
Yüzükleeer küpeleeer kolyeleerrr

                                                        Home office

 
  
                                         TASARIMCIYMIŞIM EZELDEN KUMPAS KAP GEL TEZ ELDEN
Canım sıkılıyor. Arayış içindeyim.Yazlıkta bir sabah ablamlar, eniştem , bizimkiler kahvaltı ediyoruz. Ben yaratıcı birseyler yapmak istiyorum deyince Kuyumcular birliğinin  kursları varmış. Bilgisayarda takı çizimleri yapmayı öğretiyormus. Eniştem’’Seni oraya gönderelim ‘’ dedi.
Enistemin büyük bir mücevher firması, yanında bir sürü çalışanı, tasarımcıları var.
Bilgisayarla ilgili herşeyi çok sevdiğim için atladım olaya. Haftanın üç günü sabah on dan öğlen oniki ye kadar kurs görüyoruz. Masalarda bilgisayarlar karsımızda projektörden görüntü ile hoca bize Matrix denen bir çizim programı öğretiyor.
Hocamız ufak tefek, yüzüne cin gibi bir gülümseme koymuş, sevimli bir kadın. Yeşilköy’de oturuyor. Kurs günleri Tankut onuda alıyor. Bizi İkitelli deki kurs binasına bırakıyor. Arkadaşlarımın hepsi bir kuyum firmasında çalısıyor. Tasarımcılarda var sadekarlar da. Tasarımcıların hepsi kağıt kalemle çizim yapıyorlarmış. Kursa gelmek cazip gelmiş ama pek öğrenmeye niyetleri yok gibi. 
Bense manyak gibi ders dinliyor , evde günde 10 saat çalısıyorum. Programın ıcını cıcıgını öğrenme derdindeyim. Çok büyük bir problemim var. Programı süper öğrendim. Herseyi çizebiliyorum ama ben kuyumculukla ilgili hiçbirşey bilmiyorum.Yüzük boyu, taş boyu, kilit, büyüklük, kalınlık, mikron, gram hiçbirseyden haberim yok. Kısacası elimde malzeme süper ama ben neden ne kadar koyucam hiç bilmiyorum. Gece yarılarına kadar çizim yapıyorum. Sabah kolyenin, yüzüğün resmini enişteme gönderiyorum. Adamcagız belki beğeniyor belki bakılacak yeri yok ama hep ‘’ iyi gidiyorsun’’ diyor.
Hocamız çok candan biri. Beni kuyumcularla tanıştırmaya çalışıyor. Herkesi tanıyor, patronlarda onu. Beni yanında çanta gibi gezdiriyor.patron toplantıları oluyor. Birinin yanına gidiyor. ‘’Bilmem ne firmasının sahibi bilmem ne bey  buda yeni keşfim Deniz hanım. Çok iyi bir tasarımcı olacak ‘’diyor. Yerin dibine geçiyorum. Ödüm patlıyor. Sonra adamda birşeyler söylüyor. Hocamla yalnız kalınca’’ Ne demek istedi anladın dimi?’’ diye gözlerini bana dikip soruyor.‘’Ben birşey anlamadım ‘’da diyemiyorum ‘’Tabi tabi’’ deyip geçiştiriyorum. Çok uzun süre kim ne demek istedi ben hiç anlamadım. Diyorum ya size ben empati kuramıyorum.  Durumumdan dolayı etrafımdakilerin düsüncelerine kendimi kapatmısım. Eger kafayı o ne der bu ne dere takarsam işin içinden çıkamam diye korkuyorum.
Kurs bitti. Diplomalarmızı aldık. Hocam yanıma geldi. ‘’Deniz sen hem programa çok hakimsin, hemde yaratıcılıgın çok iyi. Seni bir firma sahibine anlattım. Gelsin bir bakalım dediler’’ dedi.
O an korkudan beynime o kadar çok  kan cıktı ki kesin saç diplerimden bile  kan fışkırmıstır diye düşündüm.‘’Hocam ,enişteme ayıp olmaz mı? Ben onun sayesinde buradan kurs aldım’’ dedim. O zaman onunla konus ama mutlaka bu işte çalış dedi.
Bu küçük ama dev bayan süper bir eğitmendir. Çalıştığım sürece iyi bir şeyler yapabildiysem bana sonsuz desteği ve güveninden çok faydalanmışımdır. Sağ olsun, var olsun.
 Eniştem  bana destek oldu. Hayır demedi. Birçok insan bu durumdaki bir bayanın faydadan çok zarar vereceğini düşünmesine rağmen o arkamda durup bana firmasının kapılarını açtı. Sonraki sekiz yılımı geçireceğim eniştemin firmasındaki serüvenim böyle başlamış oldu.
Bu işe geç başlamamdan dolayı çok sıkıntı çektim. Ustalardan birşey ögrenebilmek için çok çaba sarfettim. Uzun zamanlar tasarım okullarında okuyanlara, ömrünü bu işe verenlere ayak uydurabilmek için çok çalıstım ama çıkan her işte sanki yeniden doğup, tüm sıkıntıları ,herseyi unuttum. Hayal ettiğim,  emek verdiğim, tasarımı maddeleştirdiğim koleksiyonlarımda  büyük bir mutluluk ve tatmin duygusu yaşarım. Yoktan var etmek sadece Allah mahsustur ama o an bitmiş ürünü  elime aldığımda  bende o işin tanrısı oldum. Hele birde beğenilip satıldı mı işte o zaman bayram havası eserdi içimde.
Kendimi işime o kadar kaptırdım  ki masa başında oturmaktan kızaran popom, ekrana bakmaktan kuruyan gözlerim, mousu çok kullanmaktan ameliyat olan kolum, stresten , sıkıntıdan alınan tiroit bezimin bile bir önemi yoktu benim için. Altınlar, pırlantalar,taşlar, elmaslar hayatım olmuştu artık benim.
Ben atolyede zarzor kendime bir yer edindim ama  rahat durmadım tabi.  Nüket’inde basının etini yemeye başladım. ‘’Kocanın böyle güzel bir işi var . Bak bende buradayım. Bırak artık şu faso fiso işleri. Gel beraber çalışalım’’ diye tutturdum.
İşe beraber gitmeye başladık. Başta zor oldu. Senelerce ev hanımı olmuş, kolay adapte olamadı, iki günde bir ‘’Ben seni almaya gelmiycem, çalışmıycam’’ diye telefon ediyor. ‘’ hadi giyin gel, seni bekliyorum’’ deyip telefonu kapatıyorum. Sonra alıştı. Oynaya ,güle işe gidip gelmeye başladık. İki kardeş bu sefer iş hayatı için kader birliği ettik. 
            Haftanın üç günü beni ise götürüyor. Diğer günler evimdeki home office de çizim yapıyorum. Teknoloji sayesinde iş yerindeymişim gibi çizimler havada uçuşuyor. Hatalar düzeltiliyor. Görüntülü, görüntüsüz iletişim süper.  Herşey yolunda.
           Bazı sabahlar yolda Nüket’le öyle bir sohbete dalıyoruz ki bir bakmışız işe giden sapağı kaçırmış, bilmedik bulmadık yollarda kaybolmuşuz. Defalarca kaybolduk.  Hele birgün akşam iş çıkışı havayolu sapağını kaçırıp Ankara yoluna girdik. Artık bu kadar dalgın ne konuşuyorsak bir kendimize geliyoruz, neredeyiz biz oluyoruz. Yarım saatlik ev yoluna iki saatte dönebildik.
Bir çorba olayım var anlatmazsam içimde kalacak. Çalıştığımız yerde her gün öğlen yemeyi çıkar. Yemekhane en üst katta olduğu için sağolsunlar benim yemeğimi tepsiyle odama getirirler. Ablam ben yalnız kalmıyayım diye oda benle birlikte kendi yemeğini yanımda yer. Tepside başlangıç bir çorba mutlaka vardır. Hem açlıktan hemde daha keyifli olduğundan ben kaşık kullanmaz çorba kasesini kafama diker içerdim. Sonra yemeğim biter tepsileri geri götürürlerdi.
Bir gün ablam dedi ki.”Yukarıda görevli kadın tepsiye bakacak, çorbalar bitmiş. Kaşıkları yıkayacak hiç kullanılmamış. Bu kaşık temizse o çorba nasıl içildi diye düsünüp olayı anlayacak. Bende bundan sonra ne yaptım. Yine çorbayı kafaya diktim ama en son kaşığı ağzıma sokup ,kullanmışım gibi gösterip, tepsiyi  yukarı öyle yolladım. Bazen küçücük bir çorba kasesi ile aranızdaki sır bile size neşe kaynağı olabilir. Yeter ki siz eğlenmek isteyin.
   BENDE PİL BİTTİ HADİ BANA EYVALLAH
      Üç tasarımcıyız. Okullu tasarımcımız Seval, alaylı ben ve el becerisi kraliçesi Nüket. Seval dünyanın en tatlı , iş hayatında ise en ilkeli kızıydı. Çok şey öğretti bana. Sağolsun hiç üzmedi beni. Tam sekiz sene deli gibi çalışarak yepyeni işler, yepyeni yöntemler bularak çılgın gibi çalıştık. Çok güzel  işler çıkarttık.
            Emekliliğime altı ay kala herşeyden vazgeçtim. Beynimle, ruhumla , bedenimle çöktüm. Savaşı kaybettim. Hayatımda ilk defa pes ettim. İnsan iliskileri bana çok ağır geldi. İş hayatının riyakar, yalancı, kumpascı, çıkarcı , dönek yaklaşımı kendimi sorgulattı.  Sanki yok olsam , adım bile anılmasa herşey  ve herkes için işler  yoluna girecek diye düşündüm. İşine aşık bile olsan bazen vazgeçip gitmeyi sadece kendini seçmeyi bilmek lazım. Giderken çok sevdiğim insanlardan da vazgeçtim. Hep yanımda oldular. Allah hepsinden razı olsun.
        Artık çok isteyerek evdeyim. Yeni bir başlangıç yapmak istiyorum. Ailem bize çok güzel bir ev aldı. Bahçe katı. Kendim rahatlıkla eve girip çıkabiliyorum. İçini çalısarak biriktirdiğim paralarımla sıfırdan en açık renklerle dekore ettim. Aydınlık, içinde çok rahat ettiğim bir yer oldu.  Hayatla zor mücadelem  beni çok yormuş. Hiçbir sorumluluk almadan, hayatımda var olması gereken herkesle barışık , dert üstü derman üstü bir süreç istiyorum. Sabah uyanıp ‘’Deniz bugün ne yapsın?’’ diye düşünmek bana büyük lüks geliyor. Bugüne kadar verdiğim tüm mücadelelere noktayı koydum. Artık bu güne kadar başardıklarımın  keyfini sürme zamanı diyorum. Savaşım bitti, şimdi her şeyle, herkesle barış yapıyorum.
Şaçlarımı kestirdim. İstediğim kadar kısa olmadı ama yinede çok rahatlıkmış. Kendime kahvaltı sofraları hazırlayıp, gazete, Tv eşliğinde dünyadan haberdar oluyorum. Giyinip akülü sandalyemle sokağa çıkmak , minibüslerle kim önce geçicek yarışı yapmak, kazanınca da külliyetli bir küfür etmek çok rahatlatıcıymış. Bir engelli olarak sokaklardaki delikler, yaya  yolunuz üzerindeki ağaçlar, insanların anlayışsızlığı , her yerde merdiven olup, rampaların bile eğiminin burnunuza değmesi  benim keyfimi kaçıramıyor. Sahilde kahvem ve kitaplarımın içinde kaybolmak anlatılmaz. O anki huzuru yaşamak gerek. Çarşamba günleri silahşörlerle pazara gitmek, kahve içip, gözleme yemek, dedikodunun dibine vurmak, tüm esnafla selamlaşıp , sana ikram edilenleri yemek , satın almak süper.

Bunların hepsi bana o kadar kıymetli ki. Bağımsız bir insanım. Kendi alışverişimi yapıyorum. Berberime gidiyorum. Erkek berberi. Kafam erkek traşı.  Adamlarla yan yana oturup erkek gıybetti yapıyorum. Traştan sonra birbirimize “sıhhatler olsun ” deyip ayrılıyoruz. Kıyafetlerimi kendim alıyorum. Her ay normal eski maaşımın dörtte biri emekli maaşımı almaya gidiyorum. Bana maaşımdan daha çok mutluluk veriyor. Hak ettim ben her kuruşunu. Evde yemeyimi yapıp, ortalığı topluyorum. Arkadaşlarımı, ailemi ağırlıyorum. Tankut’la daha çok beraberiz.Bunlar seneler önce bana hayaldi.Azmettim şimdi hepsi gerçek oldu

.

1 Comment

  1. Yeşim Ünlü 9 Mart 2018 at 14:35

    Yine muazzam, bir solukta okudum. Devammmm…

Bir yorum bırak

E-mail adresin paylaşılmayacak, gerekli alanlar * ile işaretli

Diğer Bölümler