Ah Makus Kaderim 2. Bölüm

 

                                                                   OKUMAK AYRI ZANAATMIŞ ÜSTADIM
7 yaşıma kadar otuz altı kilo, dedemin tabiriyle “pire” kadar olan ben  bademciklerimle vedalaştıktan sonra Diyarbakır Karpuzu gibi çatırdaya çatırdaya büyüdüm.
Babam 1975 Öğretim yılında beni ilkokul birinci sınıfa yazdırdı. En büyük ablam orta bir, ortanca ilkokul üç de. Hepimiz kolejde okuyoruz. Babam bir dolu para döküyor okuyalım diye. O zamanlar siyasette sağ sol davaları var. Her gün bir yerde kavgalar, ölümler oluyor. Babam diyor ki “Ortalık bu kadar karışıkken kızları nasıl yüksekokullara yollıycaz.Kolejde okusunlar da yabancı dilleri olsun”.
Okulun ilk günü annem formamı giydirdi, saçlarımı topladı, bir elime çantamı diğerine beslenmemi verdi. Tuttu elimden tüm aile cümbür cemaat okula gittik. Okul dedikleri yer eğlence parkıymış meğer. Bir gün bebek günü, bir gün yemiş günü, tüm sene gösteriye hazırlanma derken arada okumayı da öğrendik.
Sınıfımda Gökhan diye bir çocuk var.Pek bir beğeniyorum. Saçları kızıl kırmızı, teni turuncu, her yerinde  kızıl kırmızı çilleri var.Kırmızı kalemden başka kalemle yazmıyor. En onemlisi boyu benim kadar.Offf ne kadar karizmatik! Aynı kümede oturuyoruz.Aynı gösteride partneriz ki sonra öğretmen onu sarı çiyan Nadya’yla eşleştirdi. Kesin çocuk benden korkup değişikliği kendi istemiştir diyorum. Nedenini sorarsanız geri zekalı ben çocuğun yanına gidip “Seni seviyorum Gökhaann!” diyerek karşılığında da bacak kadar veledin “Olabilir insanlık hali”  sözleriyle döt olmayı hak etmiş bir cesaret timsaliydim.

İlk ve son reddedilişim ilkokul birde oldu sonra bu travmayla hep ama hep ben onları reddettim.

 

                                          
                                              Ortadaki üç oğluşa dikkat
                                                           

                                                            BALERİNİM EZELDEN TÜTÜ GİYİCEM TEZ ELDEN
Aynı sene okulun bale sınıfına da yazdırdılar beni. Tek hayalim tütü giymek. Bayılıyorum o tül yığınlarına. Uzun olsun kısa olsun hiç fark etmez. Haftada bir gün okulun alt katındaki bale sınıfında toplanıyoruz. Beyaz külotlu çorap, siyah bale mayosu ve üstü tüylü pisi pisi patikler giyiyoruz.
Sınıfta onbeş kız, üç erkek öğrenciyiz. Erkek derken gözünüzde büyütmeyin, hepsi yarı belimde, cücük oğlan.Kısaca ağı bacak aralarına kadar inmiş bale taytı giyen minnak arkadaşlar. Sınıfta yere paralel ilk bacağını ayıran benim. Hem ince hem zarifim. Bu durumda tabii ki  gösterinin yıldızı benim.
Sorun şu;  Gösterinin bir bölümünde bu üç minnak erkek arkadaş beni havaya kaldıracaklar. Tam o bölüme geliyoruz hoca “Bırak kendini arkaya” diyor. Bırakayım bırakmasına da bir yerlerim yemiyor doğrusu. Bu üç cüce ya sırtımı tutuyorlar bacaklarım yerde kalıyor ya da zar zor bacaklarım havada baş aşağı beynim yere akıyor. Birkaç dersten sonra hoca bu sahneyi birden gösteriden çıkarttı. Sonradan aldığım duyumlara göre üç minnağın anası okulu basıp “Gülle gibi sırık kızı kaldıracağız diye çocuklarımız bel fıtığı oldular. Paramızla sakat mı edeceksiniz çocuğumuzu” diye isyan etmişler. Tabi ben hiç üzerime alınmadım.Sorun bende değil o yer cücesi veletlerde dedim geçtim.
İkinci sınıfta hoca artık pembe bale pabucu giyeceksiniz dedi. Allahımmm bu ne saadet.Kurtuldum o sıçan tüylü pisi pisilerden diye göbek atıyorum. Zaten ben evde bale pabucuna geçeli çok oldu.Ne kadar ucu sert baba terliği varsa ayağıma iplerle bağlıyor parmağımın ucunda gezicem diye günlerce bilek ağrısı çekiyordum.
Hemen babama ısmarladım.O yıllarda İstanbul’da bale pabucu yapan tek yer var. Günler geçmiyor her aksam babam getirsin diye camlarda kalıyorum. Sonunda bir aksam geldiler. Kutunun içinden bir güneş gibi doğup ayağıma geçtiler. Uyuduğum zamanlar hariç hep tepesindeyim. Annem yemeğe çağırır parmak ucunda giderim, ders yaparken, tuvalette her yerde ayaklarım dimdik.Parmaklarım oldu cılk yara. Yanyana dizili beş kardeş yumak olmuş, üst üste duruyorlar. Görsel olarak insan ayağından çok kaynar suda haşlanmış teke paçası durumundalar. Dayanılmaz acılar çekiyorum, yine de inadım inat deyip giymekten vazgeçmiyorum.
Yine gösteri zamanı geldi. Ben zannettim ki artık tütü giyicem. İlk sene şakır şakır parlayan patlıcan moru tulum giydirip tüm hayallerimi yıkmışlardı. Bu senede giyemezsem gösteri ortasında kendimi ateşe verip “Bir tütüyü bana çok gördünüz alçaklar” diye bağıracaktım ki çok gördüler. Tüm sülalesini sevdiğimin hocası köylü kıyafeti diktirdi hepimize. Tam “Lan oğlum biz folklor ekibi miyiz?” diye şarlayacaktım, terör nedeniyle gösteri iptal edildi. Ben ayağımda bale pabuçlarım üzerimde şifon köylü kızı kıyafetimle döt olup kaldım. 

Bir sonraki sene  bana yine tütüyü giydirmediler, başlarım böyle işin içine deyip ben baleyi bıraktım.

 

                                    İlkokul birinci sınıf gösterisinde  dansözüm

                                                                                                     

                                                                                             KÖYLÜ KIZI PERT OLDU
Üçüncü sınıfa başladığım sene öğretmenim annemi okula çağırdı. O dönem okulda yöresel kıyafetlerin tanıtımının yapılacağını ,bana da bir yörenin köylü kızı kıyafetini giydirmek istediklerini söylemiş. Annem onaylayınca kıyafetler hazırlandı. Şalvarım, yeleğim, başımın üzerinde para dolu kepim, ayağımda ucu sivri çarıklarım… Her şey çok güzel. Aldık kıyafetlerimi geldik eve, hazırız. Ertesi gün okula bu kıyafetleri giyip gidicem.Fotoğraflarım çekilecek tüm gün bu şekilde gezip kendimi göstericem. Buraya kadar her şey çok güzel ta ki ben heyecandan kusup sıçmaya başlayıncaya kadar. Bende böyle bir sorun var. Çok heyecanlandığım zaman mideme vuruyor ordan bağırsaklarım aşırı çalışmaya başlıyor en son hakkını vererek bir kustum mu yatağa devrilip kalıyorum.
Sabah oldu annem beni giydirecek ama ben iki büklümüm. Tuvaletten çıkamıyorum. En son içimde ne varsa dışarıya da höykürünce annem beni yatırıp, giyeceğim tüm kıyafetleri alıp okula doğru yollandı. O kadar hevesle hazırlandığım kıyafetlerimi şişko Ayşegül’e giydirmişler. Şalvar o kadar germiş ki bende döküm döküm duran kumaş onda tayt olmuş. Annem eve gelip “üzülme kızım Ayşegül’e kısmetmiş”  dedikçe kendi kısmetime lanetler edip bir defa daha höykürdüm.
Aynı sene bir sabah okulumuzun bahçesini yeşil parkalı üniversite öğrencileri bastı. Daire olup oturdular yere. Küçüğüm anlamıyorum ama bir dertleri var. Sol yumruklarını havaya kaldırıp bağırıp duruyorlar. Onların etrafını da mavi bereli, elleri silahlı askerler çevirdi. Okulda bir panik, dışarıdaki veliler korkudan baygınlık geçiriyor. Bu sırada ablalarım sınıfıma geldiler ve Voltran’ı oluşturduk.Anneme sınıfın camından el sallıyoruz. Birkaç saat sonra herkes dağıldı,biz velilerimize verildik. Sene sonu okulumuzun kapatılmasıyla kolej hayatımız da burada bitti. Yaşasın devlet okulu.
Dördüncü sınıfa devlet okulunda başladım. Tüm kardeşler döküldük. Her sene kurdeleli takdirlerle sınıf geçen bizler devlet okulunda sürünüyoruz.Hiç eğlence yok. Kolejde ders çalışmazdık.Etüt vardı.Okulda ödev işimiz biterdi. Burada eve eşek yüküyle ödev veriyorlar ve biz birçoğundan habersiziz. Okumanın ne demek olduğunu o sene öğrendim ve üniversite hayatım da dahil hiç sevmedim. İyi bir öğrenciydim ama seve seve değil… Bugün bile ilkokul bire başlayan çocuklara çok üzülürüm. Çook uzun bir süre acı çekecekler diye.

               

            BABAMIN DEDESİ TESCİLLİ DELİYMİŞ, BEN NASIL NORMAL  OLAYIM?
İlkokul beş deyim.  Bakırköy Akıl Hastanesinin tam karşısında iki katlı ev gibi bir okula gidiyorum. Sınıfta otururken hastanenin bahçesindeki delileri görüyoruz. Her dönem bir kere öğretmenimiz bizi hastanenin bahçesine pikniğe götürüyor. Evde anneler piknik sepeti hazırlıyor bizde hoplayıp zıplayıp yiyoruz. Daha doğrusu ben hep öğretmenin yanında aynı merkezde hopluyorum. Ödüm patlıyor karşıma deli çıkacak diye. Baktım öyle top peşinde falan koşmak yemiyor ,en sabit oyunu buldum kendime. İp atlamak. Tek, sabit ve korumalı.
Çocukluğumda çok deli gördüm. Zaten genetiğimde de var. Babamın dedesi tescilli deliymiş. Deli derken dahi deliymiş. Devamlı ansiklopedi okur. Uzun uzun ilmi sohbetler eder. Kafası kızınca da yatak, yorgan, kaptığını tuttuğunu camdan aşağıya atar rahatlarmış.  Zannımca hayatım boyunca bu dengesizliğimin ilk tohumları o dönemlerde atalarım tarafından atılmıştır.

                           

                     İSTANBUL, BAKIRKÖY İLÇESİNİN TIRIŞKA MİLLETVEKİLİ BENİM ULEN!
O sene okulum beni Bakırköy ilçesini temsilen Ankara’ya meclise gönderdi. 23 Nisan’da meclis sırasında oturup temsili milletvekili olucam. Çok heyecanlıyım. İlk defa ailemden ayrı seyahat edicem. Bir otobüs dolusu çocuğuz. Hepimiz bir ailenin yanında kalıcaz. Ankara’ya vardık, doldurdular bizi bir okulun sınıfına yavru köpek gibi bizi alacak aileleri bekliyoruz. Kız çocukları olan aileler bizlerden çocuklarına arkadaş bir kız çocuğu alıp gidiyorlar. Erkek çocuğu olanlar erkek. Kimse beni almaya gelmiyor. Çirkin ördek yavrusu da değilim. Oradaki kızların en uzun boylu, en güzeli benim. Koca Bakırköy’ün  temsilcisiyim ulen.
Neden kimse beni almıyor diye dertlenirken birileri  yanıma geldi. Yanlarında iki erkek çocuk “Sen bizim misafirimizsin” dediler. Hani kardeşim sizin  kız çocuğunuz?  onun bebekleri? oyuncakları…? Napıyım ben sizin  pis pipili oğullarınızı diye kahrediyorum kendimi. Düştüm peşlerine evlerine götürdüler.
Baba astsubay. Oğlanlar yaşça benden biraz büyük.Kirpi kafalı ve güdükler. Anne desen, isteyip de kavuşamadığı kız çocuğu hayallerini üzerimde tatmin eden mincik küççük bir kadın.
 İlk gece beni Astsubay lokaline yemeye götürdüler. Yemekler söylendi. Ben yiyorum onlar beni seyrediyor. Labrotuvar hayvanı gibi her hareketimi izliyorlar. Eziliyorum, büzülüyorum. Her tanıdıklarına beni gösteriyorlar. Gelen  seviyor giden seviyor. “Lan oğlum bi durun” demek istiyorum, diyemiyorum. Dilim içine kaçmış. Gurbet ellerde beni sokağa bırakırlar diye ödüm patlıyor. Sonunda halime acıyıp, yol yorgunu eve dönelim de uyusun deyip beni eve getiriyorlar.
Ertesi sabah beni otobüse yetiştirdiler.Tüm İstanbul ilçe çocukları bizi meclise götürüyorlar. O zamanki mecliste  her yer tahta. Tahta sıralar, tahta duvarlar, kürsüler. Her yer kahverengi. Sıralar okul sırası gibi arka arkaya iki kişilik. Tüm illerden çocuklar sıralarda oturup bekleşiyoruz. Birileri kürsüde  konuşuyor. Bizden bir çocuk birşeyler okuyor. Sonunda önümüze üzerinde adımız yazılı diploma gibi bir kağıt koyuyorlar. Bir günlük İstanbul milletvekili olmuşuz. İyi güzel de nerde benim dokunulmazlığım, maaşım, avantalarım, korumam, makam aracım? Bir kımçık kağıda dünya yol geldik. El ellerinde kaldık. Hepsi bu mu? Sonraki üç gün Anıtkabir, o müze bu müze derken geçti de tırışka milletvekili olarak İstanbul’a evimize geri döndük.
                                  
                                                                                                       KIL OLDUM BEN BU   İŞE
           
              Orta birdeyim. Boyum oldu 1.72. Kilom oldu elli beş ama yaşım on bir. Çok güzel ve her şeye hevesli bir genç kız olma yolundayım. Yerimde duramıyorum. Kıpır kıpırım.Çocukluğumda yasak olan her şeyi yapmak istiyorum .Üstüme başıma dikkat ediyorum. Hala annem önüme ne koyarsa onu giyiyorum ama aklımda çok büyük bir isyan var.
            O zamanlar herkeste bir kakül modası var. Anneme “bana da keselim” dedim “Kızım saçının hepsi bir boy. Sen onlarla uğraşamazsın hem alnında terler” deyip beni başından savdı. Kafaya koydum,  “sen kesmezsen ben keserim” deyip kendimi banyoya kilitledim. Babamın favorilerini düzelttiği berber makası var onu çıkarttım.Saçımın önünden bolca miktarda  saçı ayırıp ıslattım, sonra tam kaşımın üstünden vurdum makası. Saçlarım ıslakken tam istediğim yerde duruyorlar. Çok mutluyum.Ne zaman ki kurumaya başladılar. Alnımın tam ortasında saçak gibi kalakaldılar. O kadar korkunçlar ki ben çekeliyorum onlar inadına lastik gibi yukarı çıkıyorlar. Baktım olacak gibi değil annem beni öldürecek korkusuyla  toptan kakülden kurtulmaya karar verip dibinden  kestim. Sonrada babamın tıraş bıçağıyla orayı kazıdım. Alnım zaten havaalanı gibi genişti, tepemi de açınca mega alan olup hizmete sunuldular.
            Korka korka banyodan çıktım . Annem “Ne yaptın kafana?”  dedi. “Kakül yaptım” dedim. “Kakül nerde?” dedi. Dağa kaçtı, inek içti, dağ yandı derken annem “Böyle gezmek sana yeterince ceza” deyip beni görmezden geldi.Ben de böylece yırttım.
            Sonra okulda herkes “Kafana ne oldu?” diye sordu, ben de “Orada yağ bezesi vardı, onu aldılar” diye dünyanın en abuk yalanını söyledim.
            Benim bu kıllarla savaşım hiç bitmedi. Annem kaşlarını alıyor. Ben de her seferinde merak edip onu izliyorum. Benim kaşlarım çok düzgün ama mutlaka  bu kaş alma işini ben de denemeliyim nasıl oluyor görmeliyim. Kurtluyum ya. Annemim evde olmadığı bir gün aldım elime cımbızı geçtim aynanın karşısına. Sadece tek tel çektim. Allah’ım o ne acı öyle. Sanki kaşımı toptan  kopardılar. Baktım böyle tek tek olmıycak aldım elime ince tırnak makasını Allah ne verdiyse daldım kaşıma. İşim bittiğinde yüzüme bakılası halim kalmamıştı. Palyaçonun bile yüzünde bir anlam vardır bende o bile yok. İşin garibi bu anlamsızlık tek kaşımda.Diğeri olduğu gibi duruyor. Hiç ellenmemiş. Sonra annem geldi yüzümün bir tarafında hiç kıl yok öbür tarafı eski halim.
 Annemin hayatım boyunca bana en çok söylediği lafı “Ne yaptın yine kendine?” ile başlar, sonra ablamlara dönüp “Niye kardeşinize sahip çıkmıyorsunuz?” la biter. Bana kalan ders ise “Her gördüğün popodan köftelik isteme sonra böyle döt olur kalırsın” sözüdür. Bu gerizekalılıklarım yüzünden çoğu zaman insan içine çıkılamayacak şekilde ortalarda dolanmak zorunda kaldığım olmuştur. Yine de hiç birinden ders almadığımdan ve aşırı  merakım yüzünden başıma gelmeyen kalmamıştır.

Yorumlar

Bir yorum bırak

E-mail adresin paylaşılmayacak, gerekli alanlar * ile işaretli

Diğer Bölümler