Ah Makus Kaderim 3. Bölüm

                                             

                                                    ALLAH SİZİ İNANDIRSIN GERÇEK ADIMI UNUTTUM

      Büyük ablam Nüket’in kelimeleri çarpıtma, isimleri değiştirme,çocuk şarkılarını tersten ezberleyip söylemek gibi abuk bir yeteneği vardı. Tüm hayatımız onun bize taktığı lakaplar ve değiştirdiği nesne isimleriyle geçti. Sanki bu uyduruk kelimeler Türk Dil Kurumun da varmış ,böyle konuşmak çok doğalmış gibi acayip acayip cümlelerle konuşmaya bayılırdık. Kendimizi o kadar kaptırmışız ki “ domates e dogamis, çoraba çopingrap,mercimeğe meemicek ” derken bizi anlamayan insanlara uzaylı gibi bakar”Niye anlamıyorlar ki? diye onlara salak muamelesi yapardık.
Ablama göre ismimin ilk versiyonu Dinit ‘ti. Ece ‘ye Ecit, kendine de Çiket demeyi uygun bulmuştu. Sonra bu lakaplar Deduadededado, Dinitto,Dinit dinit lay lay lom diye devam etmiştir. Bu sadece benim ismim için geçerli değildi yeni bir şey bulur hepimizin ismine uygulardı.Bazen yaptığım vukuatlara göre isim takardı. Mesela kendime kakül kesicem davasına kafamı kazıdığımda  bana “ Kırpık Estella”adını takmış, o saçım uzayana kadar da hep bu isimi söylemişti.
Sonraları bu isim değiştirme onu kesmedi. Bu sefer reklam müziklerinin sözlerindeki heceleri değiştirip söyleyemeye başladı.
Mesela onun için “Sim sim mob mob kerişe,lüsüt nelina velimeyy” iken normal insanlar için  “Mis mis bon bon şekeri,üstü naneli meyveli” diye bir reklam şarkısıdır.Kendi yetmez,hepimizi önüne oturtur birde bize ezberletirdi. Akşam babam eve geldiğinde üçümüz yan yana dizilir babama şarkıyı kendi dilimizde  söylerdik.
Bugün kesin eminim babam öyle zamanlarda bize bakıp kendi hayatının muhakemesini yapıyor ve şöyle diyordur;

“Koca adam ol. Evlen barklan. Üç kere kız çocuk babası ol ve Allah sana şu karşında duran gerizekalı, şarkıları abuk subuk okuyan çocukları nasip etsin. Biz nerde hata yaptık? Az mı et yedik? Yeterince vitamin almadık ta mı bunlar böyle bozuk oldu?Allahım sen bu çocuklarımın sonlarını hayır et” diye dua etmiştir.
Esasında babamın göremediği olay şuydu; Çok fazla akıllıydık. Hiç birseyi olduğu gibi kabul etmiyor, her şeyi kendimize göre düzenleyip isyan ediyorduk.Fazla kıvırdım galiba sonuç olarak bir değişiktik biz işte.

 

              Kumburgaz’da Yüksel Beyin civcivleri                                                              
                                      
                                                            SUSTALI MAYMUN KARDEŞLER
Başımıza gelen bunca olaya rağmen, bir şekilde kardeşlerimle büyüyoruz. Tabi bizle  birlikte bizimkilerin endişeleri de büyüyor.
Annem ve babamda hep çocuklara bir şey olacak korkusu vardı. Bu yüzden senelerce onlar korumacılıklarıyla  millete madara olurken biz de canımızdan bezmisdik. Babam her sabah işe giderken anneme “Çocuklar sana emanet” der sabahtan günün seyrini belirlerdi.
Mesela yaz gelmiş, okul bitmiş, yazlığa gelinmiş, herkes  denizde ama biz değiliz. Çünkü öğlen olmadı, deniz ısınmadı. Annem termometre gibiydi. Devamlı hava durumuyla bir savaşı vardı. Neyse bekledik. Öğlen oldu hava kaynadı. Giydik mayolarımızı, hazırladık sepetimizi, indik sahile ama yine de denize giremeyiz.
   Neden?
 Çünkü daha güneş vücudumuzu ısıtmadı. Kumsalda oturduk bekledik. Vücudumuzu ısıttık. İzin istedik, annem her yerimizi elledi, ısındığımıza kanaat getirdi artık denize girebiliriz. Ama sadece beş dakika. Çok uzağa gitmeden, çok derine yüzmeden, kıyıda çıpıldamak şartıyla. Kıyıda çıpıldadık, tam beş dakika sonra annem kıyıdan el salladı “gelin” dedi. Hemen geri dönersen iyi. Eğer dönmez anneni ayağa kaldırır, bir de adını seslendirirsen bittiğin andır. Bırak kendini dalgalara götürsün seni uzaklara…
Annem açar havluyu bekler bizi. Üçümüz kıç kıça sudan çıkarız. Fırçamızı yemeye gideriz “Neden elimi sallayınca gelmiyor, beni ayağa kaldırıp millete rezil ediyorsunuz?”  cümlesiyle başlar bizi kurulamaya. Bu arada kuruluyor mu zımparalıyor mu belli değil. Hemen elimize tutuşturur birer galeta, sarar sarmalar sübele boncuğu gibi oturtur bizi güneşe.  Suda iki damla ferahlamamız da biter o anda.
Kuruyunca annem bizi macun gibi kremler. Sahile söyle uzaktan bir bakın biz neon gibi parlarız. Herkes yanık biz diş macunuyla sıvanmış gibi bembeyaz parlıyoruz. Kafamıza mutlaka şapka takarız. Allah korusun başımıza güneş geçer arada ölürüz falan annem babama ne der sonra.
Sahilde bir çocuğun en güzel oyunu kumdan kale veya sulu kumdan şeytan kulesi yapmaktır. Şimdi kumdan kale yapmakta sorun yok. Kıçını verirsin kuru kuma ıslanmaz, sen de küreğinle kovana nemli kumu doldurur yan yana dizer kaleni yaparsın. Sorun sulu kule yapmakta. Kumda açtığın çukura su dolması için sahilde oturman gerek. Annemin gözünde o  dalga çukura gelirken kıçının ıslanıp hasta olabilme ihtimalin çok yüksek. Yinede oyunu tamamen yasaklamaya gönlü elvermeyen annem çareyi kendi yorumunu katmakta buldu. Bizi kuru kuma oturtup, kovamızın içine iki ölçek su, bir ölçek kum karıştırdı. Boza kıvamında önümüze koyup “Islak kumu kovanın içinden alın burada şeytan kulesi yapın” diyerek kıçımızı olası tehlikelerden korumuş oldu.
                  
                                                                                   TEK SALAK EVLAT BEN DEĞİLMİŞİM!
Tüm gün iki kere denize girme hakkımız vardı. Senelerce üç olmadı. Bir gün ilahi bir rüzgar anneme bir rahatlık verdi ve 3. Kere denize girmeme izin verdi. Onda da savsak ben ,sudaki kırık bir bira şişesine bastım. Ayağımın altını dudak gibi yardı. Her  yer kan kıyamet. Sonrası gerçekten  kıyamet koptu zaten. Ayağım mı kesildi bacağım mı koptu belli değil. Ancak bu kadar panik olunur. Koca Kumburgaz ayağa kalktı, oturdu.
Babam aldı beni kucağına yan siteye koşuyor. Orda bir doktor varmış. Benim ayak dikilecekte bu arada babam köy sandığına gidecek. Koşarken nefes mi alıyor böğürüyor mu anlamadım. O bana, ben ona ölecek diye korkar olduk.
Babam buldu doktoru, koyduk ayağı önüne. Adam  şöyle bir baktı  baş parmak, ayak ortası pert. Zevzek midir nedir “Birkaç pens atayım tutar” dedi. Pens dediği şey de ataç gibi bir şey. Etimi tutacakmış. Öyle iyi tuttu ki dönüş yolunda iki tanesi düştü.
 Eve geldik bizim sitenin esaslı doktorunu bulmuşlar. “Bu olmaz dikicem” dedi.  Dikti dikmesine de, ben avazım çıktığı kadar bağırırken yüzaltı daireli sitemizde herkes sesimin ne kadar güzel olduğunu anlarken, Bandırma’dan geçen gemiler siren çalıyor diye düdükleriyle bana selam verdiler.
Kriz anını atlattıktan sonra tüm okların bana döneceği sırada en üst kattaki komşumuzun oğlunun ayağının da aynı şekilde kesildiği haberi geldi. Allahın sevgili kuluymuşum, bizimkiler “Tek salak evlat bizimki değilmiş” dediler de iyi bir zılgıttan yırttım. Tüm site sakinleri şişeyi kırıp denize atan adamlara sevgi sözcüklerimizi söyleyip olayı kapattık.
                
                                            VAY CANINA ŞU CEYAR’DA NE KÖTÜ ADAMMIŞ!

O yaz ilk defa Dünya Futbol Şampiyonasında bazı maçlar televizyondan renkli verilecek.Babam teknolojiye pek bir meraklı. Türkiye’de renkli yayına geçilecek haberi çıktı, ertesi gün Almanya’dan renkli televizyon siparişi verdi. Adam tam bir maç hastası. Önemli maçlarda bizim ev tam kapasite komşularla dolu. Kumburgaz’daki yazlığımız toplamda altmış metrekare, salon desen yirmi metrekare ama her yerde sandalye var. “Ölüyorum yol verin” desen ana kapıya ulaşmak için bayağı bir  kafaya basman gerekli. Mutfak çayocağı gibi çalışıyor. Evde kıyamet kopuyor. Maç bitince bu sefer de hanımlar geliyor,  Flamingo Yolu veya Dallas başlıyor.Gecemiz  “Vay canına şu Ceyar’da ne kötü adam” cümlesiyle bitiyordu.O zamanlardaki dostluğu,samimiyeti hiç unutmadım.

 

                                                     
                
                     
                                                                            KALP KRİZİ DEĞİL , GAZ KRİZİ
Yaz sonuna doğru babam hayatının ilk böbrek taşını düşürdü. Evin içinde öyle bir turluyor ki maratona koysan açık ara birinci olup belki dünya rekoru bile kırabilir. Bu arada hiç durmadan vasiyetini yazıyor.
Anneme “Hanım ben gidiciyim. Bak şurda şu paramız var, burda bu malımız. Çocuklarıma iyi bak. Hiçbir şeylerini eksik etme. Çok üzülmeyin,   takdir-i ilahi deyin” falan deyip bir yandan  inliyip bir yandan turluyor.
 Doktor getirdik, “Taş düşürüyor, sıcak tutun, bol su içip hareket etsin. Bu da ağrı kesicileri, hadi bana eyvallah” dedi gitti. Babamda yürüyecek hal kalmadı. Annem girdi  kolunun altına gezdirip duruyor salonun içinde.Biz de dizildik koltuğa babamız ölmesin diye dua ediyoruz. O kadar çok ağrısı var ki ağrı kesiciler bile bana mısın demiyor. Sıcak su dolu küvet iyi gelir dediler. Annem doldurdu küveti, yatırdı babamı içine, babam uyudu kaldı suyun içinde. Meğerse sıcak su hemen kesermiş ağrıyı. Sonra babam küveti yeni yaşam alanı ilan etti. Orada yemek yedi, uyudu, uyandı. Annem de  suda aşağı kayıp bir de boğulmasın diye başını bekledi.
Sonunda taşı düşürdü, “yeniden doğmuş gibi oldum” deyip işe gitti. Biz de babamız ölmedi çok şükür diye sevinip, bu  belayı da atlatmış olduk.
Sonraki yaz babam bir akşam yine ölmeye karar verdi. Yine vasiyetini yazdı. Biz üç kardeş “babamız ölmesin” diye yine dua ettik.
 Babamla arkadaşları iş dönüşü tekneleriyle balığa çıkmaya bayılıyorlar. Kumburgaz’ın deli rüzgarı meşhurdur. Adamı öyle bir savurur ki  yürüyebilmek için öne doğru kırk derece eğimle yatman gerekir. Babam ve arkadaşları denize girmişler ıslak ıslak balık tutmuşlar. Yemişler rüzgarı, yutmuşlar havaları, dönmüşler evlerine.
Akşamına babam göğsünü ovalayıp “Ben iyi değilim kalbim sıkışıyor. Hemen kağıt kalem getirin de ölmeden vasiyetimi yazayım” dediğinde bu sefer gerçekten babam gidiyor zannettim. Tüm site ayağa kalktı. Hemen bir doktor getirdiler. Amca bayağı yaşlı, kalp doktoruymuş. “Kalp krizi geçiriyor, hemen yatırın, sakın kıpırdatmayın yoksa ölür” diyerek bastı babama damar açıcı iğneleri. “İstanbul’a götürelim” diyoruz “Hiçbir yere götürmeyin, hayati tehlikesi var” diyor. Babam zaten pimpiriklidir. Bu sefer gerçekten yaydı kendini şahadet falan getiriyor. Lafı çok uzatmayayım bu moruk amca  her geldiğinde  babamı daha kötü hasta etti. Üçüncü gecemizde bu sefer genç bir doktor bulup getirdiler. Tüm site bahçede oturup haber bekliyoruz.  Genç doktor, babamı içeride muayene ediyor. Yarım saat sonra bizim evin balkon kapıları açıldı.  Komşularla balkonun altında bekleşiyoruz.Babam giyinmiş süslenmiş annemle birlikte balkona çıkıp halkını selamladı, sonra da bahçeye inip aramıza katıldı.
Meğerse babam kalp krizi değil, gaz krizi geçiriyormuş. O kadar üşütmüş ki vücudu aşırı gaz yapıp kalbine baskı yapıyormuş. Doktor “Senin kalbin hastaysa bende diplomamı yırtar atarım. Kalk yürü bir iki geğir, osur bir şeyin kalmıyacak” demiş. Bundan sonra çok şükür babadan yana bir vukuatımız olmadı.
Kumburgaz’daki yazlığımızı hiç unutamam. Tüm komşularımızla aile gibiydik. Kim balığa çıksa tuttuğu balığı tabak tabak komşularıyla paylaşırdı. Evinde yöresel yemek yapan kokmuştur diye komşusuna yollardı. Tüm anne babalar herkesin çocuğuna sahip çıkar, korurdu. Akşamları işten dönen babaların torbalarını taşımaya  hangi çocuk varsa o koşar yardım ederdi. Kim hastalansa, başına bir şey gelse tüm site üzülür, çare arardı. Çok büyük bir aileydik. Orada gerçekten çok güzel günlerimiz geçti.     
                           
                                                                                           BİR SEVDİCEĞİM BİLE YOK
Uzun boyluyum, çok da hevesliyim diye beni Yeşilyurt Spor Kulübünde voleybola yazdırdılar. Babam beni her hafta sonu antrenmana bırakıyor. On iki yaşındayım ama çok daha büyük gösteriyorum. O zamanlar kulüp bu günkü gibi bakımlı değil.  Sahada yerler taş, hele bir de lodos varsa antrenman öncesi yerdeki kumları süpürmek şart. Acayip hevesliyim, değil kumları süpürmek yerleri yala deseler yalıycam, o kadar seviyorum.Yirmi dört saat voleybolla yatıp kalkıyorum.
      Antrenmanlar iki saat sürüyor. Takımın en uzun boylusu benim. Dışarıdan bakınca boyum uzun, tipim baya iyi millet beni bir şey sanıyor ama durum öyle değil.  Acayip savsağım. Elimi kolumu nereye sokucam bilemiyorum. Durmadan birilerine çarpıyorum, bir şeylere takılıp düşüyorum, ne salyama ne sümüğüme sahip çıkabiliyorum. Bedenim büyük, beynim beş yaş grubunda anlayın işte.
      Bu kadar zevzekken bile acayip taliplerim var. Okulda her gün yeni bir arkadaşlık teklifi alıyorum. Bazen aracı  bir kız yolluyorlar  “Şurada duran çocuk var ya seni çok beğeniyor, senle çıkmak istiyor” diyorlar. Cevabım klasik, kabara kabara kıza aşağılayıcı bakışlar çakarak “Benle konuşmaya cesareti olmayan çocuk,  benimle nasıl  çıkacakmış” diyorum. Peh peh özgüvene bak. Esas ödümü doğrudan bana gelen oğlanlar  patlatıyor.  Baharsa ellerinde mutlaka bahçeden koparılmış bir gül var, kışsa mektup. Küt diye çıkıyorlar karşıma. “Lan oğlum bir yol ver, yorma beni” diyosun içinden ama sakız gibi mübarekler, iteledikçe daha çok yapışıyorlar.
      O zamanın çıkması da okul tenefüslerinde bahçenin etrafında deli dumrul gibi hızlı hızlı turlama. Bunun dışında telefonda görüşmek, dışarıda buluşmak falan yok. Yani bizde olmadı, başkaları ne yapıyordu bilmem de.
      Babam okul koruma derneğinde olduğundan, herkes de kızı olduğumu bildiğinden, ben hiç okul aşkı yaşayamadım.
Okulun en yakışıklı çocuğu  bana deli gibi aşık. Allah için güzel de çocuk. Tüm okul  “Ne kadar yakışıyorlar” dan başlayıp, “Çocuğumuz kime benzer?”e kadar  uzanan her tür dedikoduyu yapıyor. Okulun tüm kızları bunun peşinde, bir bende hareket yok.  İstemiyor muyum? Tabiî ki istiyorum ama o cesaret bende yok. Babam duyarsa neler olur kestiremiyorum bile.
         Babamın bu aşk meşk konularında devamlı bize hatırlattığı ilkeleri vardı. En çok beynime kazıdıklarımsa;
          “Kızlarım ! Herkes arkadaşınız olsun ama siz bir tek erkek sevin, o da kocanız olsun. Eşinizin yanında başka adamlara  “ne yakışıklı, güzel adam” demeyin. Sadece eşinizi beğenin, adamın gururu kırılır. Evlenmeden önce alkol almanız gerekiyorsa evde bizim kontrolümüzde deneyin. İlerde eşinizin yanında sarhoş olup kendinizi rezil etmeyin. Her zaman bakımlı olun, kimse pasaklı kadın sevmez.” Vs vs.
            Şimdi yaşım on iki olduğuna ve koca alma ihtimalim olmadığına göre, bu çocuk da arkadaşım olarak kalmaya mahkumdu.
     Bu zeki oğlan nerden bulmuşsa okulda birinden benim ev telefonumu almış. Bir cumartesi ev telefonu çaldı, ben açtım. Aynı anda babam da paralel telefonu açmış karşı tarafın konuşmasını bekliyor.
         Bu zevzek “Merhaba Deniz, nasılsın? Cuma günü sana yine çıkma teklif etmiştim, sen cevap vermedin, hiç düşündün mü? Dayanamadım aradım” dedi.
       Telefonun tam karşısında ayna var, kendimi görüyorum. Bakıyorum ama kendimi tanıyamıyorum. O kadar kızardım ki, sanırım tansiyonum otuza fırladı. Gözlerim basınçtan dışarı pörtledi, bukalemun misali yuvalarında dönüyor. Hayatımda ilk defa kafamdan ter aktığını hissettim. “Yanlış numara” deyip kapattım.

         Bekliyorum babam gelsin, gerekeni hemen yapsın, ruhumu kolay teslim edeyim, çok acı çekmiyeyim diye ama babam gelmedi. Bu konu hakkında tek kelime dahi de etmedi. Yine de adım gibi eminim o telefondan sonra radarla kontrol sistemini iki katına çıkardı.                                                

                                          
                                                           
                                                                       Dalton sisters

                                                                         YAŞASIN DALTON KARDEŞLİĞİ
Annem ve babam hafiye gibiydiler. Hep kontrol altındaydık. Tanıdıklarımız bize “Yüksel Bey’in civcivleri” diye isim takmışlardı. Her yere babam arabayla götürür gerekirse yanımızda bekler veya dönme zamanı geri gelir alırdı. Gittiğimiz yer de dışarıda değil, evde arkadaş yaşgünü partisi.
Bir de işin garip tarafı mesela yaş günü partisi büyük ablamın arkadaşının ama o tek başına gidemezdi. Gidilecekse kardeşlerini de yanında götürecek, yoksa izin verilmezdi. Biz her yere üç kardeş giderdik.
Bir de kıyafet travmamız vardır. Annem çok iyi dikiş diker. Bu yüzden tek top kumaş alır, hepimize aynı kumaştan ama ayrı modellerde elbiseler dikerdi. Üçümüz de tek tip sokağa çıkardık. İnanın Daltonlar  yanımızda halt etmiş. “Biz böyle giyinmek istemiyoruz” deyince de “Ama hepinizin modeli farklı, benzemiyorsunuz ki kızlar” derdi. Ya “Benim çocuklarım aptal bunu da yerler” diyordu ya da annemin gözleri ciddi bozuktu.
Bu şekilde dikilmiş tek tip kumaş farklı model sayısız kıyafetimiz vardı. Dışarıdan konfeksiyon bir kıyafet alacağımız zaman ise işler tamamen tersine dönüyordu. Bu sefer model aynı, ama renkler farklı oluyordu. Mesela önü ayıcıklı yün bir kazak mı alınacak, hepimizin kazakları ayıcıklı  ama üç farklı renk alınırdı. Hep bir matruşka durumu yani. Birbirimizin içinden çıksak tek farkımız suratlarımız olurdu.
Dış mihraklarda bu durumu desteklerdi.Babam ihracat işi yaptığından sene boyunca evimize yabancı misafirlerimiz gelirdi. Gelirken bize getirdikleri hediyeler hep birbirinin ayınısı ama farklı renklerde olurlardı.Kol saatleri, takılar, bebekler vs. anlayacağınız kıyafetlerimiz yetmez aksesuarlarımız bile aynıydı.
İlk isyanı büyük ablam çıkarttı. Yavaş yavaş genç kız olma yoluna girmişken “Ben daha fazla Dalton olmıycam, farklı kıyafetler istiyorum” diye bayrak kaldırdı. O zamanlar ünlü bir kıyafet mağazasına gidip ona değişik kıyafetler alındı. Ne zaman ki ablama küçülen kıyafetler bize geçmeye başladı, biz de değişik bir şeyler giymeye başladık, bu eziyet de sona erdi.
                                                                               
                                                                           
                                                                                   ÜÇ ZEHİR :  MİNİBÜS,  OTOBÜS, TREN
Babamın bizi arabasıyla götürüp getirmeleri yüzünden, çok uzun yıllar ne minibüse ne otobüse ne de trene binebildik.
Minibüse ilk bindiğim günde başıma gelenleri bir ben bilirim, bir ablam, bir de Allah.
Ortanca ablam Eceyle  okul servisini kaçırdık. Minibüse binelim, oradan okula yürürüz dedik. Durakta bekliyoruz. Acayip heyecanlıyım. İlk defa binicem. Minibüs geldi, önümüzde durdu. Kendimizi attık içeriye. Ben uzun boylu olduğum için, yarı domalık şekilde oturacak yer ararken, öküz şoför  son hızla bir kalkış yaptı. Önce bir uçtum, sonra kafam en arka sırada oturan teyzenin tombiş memelerinin arasına giriverdi. Kafam  kadının böğrüne saplandı desem daha doğru olur. Debelenip duruyorum, sonunda teyzenin de yardımıyla çıktım sıcak yuvamdan. Binbir özür, kusura bakmayınlar ama ben renkten renge giriyorum. Utancımdan kıpkırmızı, devamlı sallanmaktan yemyeşilim. Kustum kusucam. Bembeyaz oldum, ter bastı. “Hadi kadına kafa attın bir de üzerine kusarsan rezilsin artık Deniz” diyorum.
Neyse Bakırköy’e geldik de beni tükürür gibi attılar minibüsten.  Okuldan çıkış vakti geldi, Ece “Servis yokmuş eve yine minibüsle dönücez” dedi. Ben hevesle atladım olaya. İlk deneyimim kötü olabilir ama bu sefer her şey düzgün gidecek dedim demesine ama pek öyle olmadı.                 
Minibüse bindik. Yolda kusursuz bir seyahat, her şey yolunda, çok mutluyum. Ta ki evin önüne gelip minibüsten inene kadar. Daha doğrusu minibüsün içinden kaldırıma uçana kadar diyim ben size. Minibüs durdu, kapı açıldı ben tüm asaletimle ayağa kalktım.  Tabi boydan dolayı yine iki büklüm şekilde iniyorum. Birden ayağım son basamağa takıldı ve uçarak bol tırtıklı beton zemine kafa attım.
O zamanlar okul ayakkabıları siyah rugan,  bilekten bağlamalı. Benim ayakkabı ayağımdan çıktı ama  hala bileğimden bağlı. Ablam arkamdan indi. Beni kaldırmaya çalışıyor ve katıla katıla gülüyor. Dizlerimde, her yerimde kumlar, ezikler, sıyrıklar var. Beş dakika önceki halimden eser yok. Bileğimden ayakkabı sallana sallana beni caddeden karşıya geçirdiler. Allahım yok mu bir araba sevabına  bu savsağı ezsin diye dua ediyorum. Eve çıktık, annem kapıyı açtı. Sabah okula yolladığı çocukla, eve gelen çocuk arasında en ufak bir benzerlik yok. Bayağı hırpalanmış durumdayım. Ben yine kimbilir kaçıncı kez aynı cümleyi kurdum:
            “Yine, yeni, yeniden düştüm anneeee…”
           
           Otobüsle  ilk tanışmam ise  orta okuldayken İstanbul için fırtına alarmı verildiği gün oldu.
     . Matematik imtihanına girmek üzereyiz, saat üç suları. Sıra arkadaşım okulun ilk günü sırada beklerken “Aaa bak bu kızın da boyu uzun hadi siz arkadaş olun” diyerek yanıma iliştirdikleri Esra. Babası Arap annesi Bulgar. İkisi de doktorlar. Süper bir karışım.
 İkimizde okulun en iri yarı ve en çok düşen kızlarıyız. Çok iyi arkadaşız. O Bakırköy’de oturuyor ben Bahçelievler’de. O da servisle gidip geliyor ama toplu taşıt olaylarında benden çok daha bilgili.
Fırtınadan dolay okullar tatil edildi “Herkes hemen evine gitsin” dediler ama saat erken, bizim servisler daha gelmedi. Kaldık sap gibi bomboş okulda. Esra “Gel otobüse binelim” dedi. Çıktık yola, sokaklarda Teksas gibi çerçöpten otlar yuvarlanıyor. Durağa geldik bir otobüs geldi, açtı kapılarını “Amca bu otobüs Bakırköy’e gidiyor mu?” dedik, “Binin” dedi.
O zamanlar bir kağıt bilet olayı var, ama bizde yok. Şoför “Bugün bilet istemiyoruz, bir an önce evinize gidin” dedi.
Neyse bindik otobüse, amanın ne de büyükmüş. Minibüse göre salon salomanje. Tabii buna inmek binmek de bir kültürmüş. Öyle minibüsteki gibi “Sağda inecek var” lafları burada geçmiyormuş. İnmek istediğin durağa gelmeden önce, kapının üstündeki kırmızı düğmeye basman gerekiyormuş. Tabi ben bunları yine bilmiyorum. Otobüste bir ben bir Esra var. En azından kimsenin memelerine dalamam diye şükrediyorum. Ama bu sefer de o kadar çok boşluk var ki uçarak giden şoför sağolsun, sağa sola döndükçe savruluyorum koltuktan.
 Esra  “Bizim durağa geldik sende iki durak sonra  düğmeye bas in” dedi demesine de benim bir taraflarım yemedi. Şoför amca her ne kadar yaşlı, ölmeye yakın olsa da sonuçta bir yalnızlık durumu oluşacak. Onu da geçtim ben hiç durak bilmiyorum ki. Hangi iki durak sonra? Peki ya düğmeye basamazsam? Ya otobüste kalıp çürürsem? Bunların hepsi birkaç saniyede aklımdan geçti ve can havliyle attım kendimi Esra’nın arkasından. Can güvenliğim olsun da yürürüm fark etmez diyorum. Yürüdüm hem de o fırtınada koca bir Bahçelievler Köprüsü geçtim. Altımdan E-5 trafiği akıyor. Formanın eteğini falan tutmayı bıraktım koyuverdim kendimi rüzgara arabayla geçenlere alttan canlı yayın yapıyorum. Neyse eve ulaştım ama o popo korkusuyla otobüs olayını da minibüsün yanına ekleyip bir daha binmedim.
       Utanıyorum ama yine de tren maceramı da anlatıcam size .“ Yok artık bu kadar da salak olunmaz” diyceksiniz ama olunuyor maalesef.
 Voleybol antrenmanlarının bir gününü hafta içine aldılar. Okulum öğleden sonra antrenman sabah. Bizimkiler izin verdi trenle Yeşilyurt’a gidiyorum sonra okuluma dönüyorum.
 İstasyona gittim. Herkes ayakta tek bir yöne bakıp dikiliyor, ben de dikilip bakmaya başladım. Bir baktım insanların ellerinde bir kağıt parçası var. Daha önceki otobüs deneyimim aklıma geldi “Burada para geçmiyor, bilet al kızım” dedim. Arıyorum arıyorum bilet gişesi yok. Bu arada bir tren geldi ,milleti topladı gitti. Bende adrenalin tavan, kaldım sanki oralarda. Soracak teyze de kalmadı.Yaşlı bir dede kestirdim gözüme “Bilet gişesi nerde amca?” dedim. Şöyle elini bir tarafa savuruverdi, anlamadım.
 Her yöne gittim. Her taşın altına baktım ama sittiğiminin merdiven altındaki döt kadar kutusuna bakmak aklıma gelmedi.  Adamı bir metal kutunun içine kapamışlar önüne de yarım A4 kağıdı kadar bir delik açmışlar. Deliğin üzerinde sürgülü bir cam var. Sıranın önünde durursan, adam bir zahmet camı acıyor sen parayı iteliyorsun, o bileti iteliyor.
İki demir çubuğun arasından geçip, camın önünde durdum. Sürgülü cam açıldı. Adamın sadece ellerini ve göbeğini görüyorum.
“Bilet istiyorum” dedim.
“Kaç durak?” dedi.  Lan oğlum nerden bileyim ben kaç durak? Nedir ya benim bu duraklardan çektiğim?  diyerek “Sizce kaç durak giderim? dedim.  Adam dayanamadı kim bu geri zekalı görmem lazım diyerek kafayı eğip bana bir baktı. “Nereye gidiyorsun kızım?” dedi. 
“Kulübeeee! Yeşilyurt Spor  Kulübüne” dedim. “Kesin içinden, “bu salakları niye sokağa salıyorlar” demiştir adam. Uzattı bileti, küt diye kapattı camı.  
Büyük bir zafer edasıyla beklerken tren geldi. Kapının önünde duruyorum, ama içeri giremiyorum. Trenden kusar gibi adam fışkırıyor. Sonunda bindim vagona, türbe yeşili suni deri koltuklardan birine kıçımı koyuverdim. Yola koyulduk nazlı nazlı gidiyoruz. Bu arada çakkıdı çakkıdı sesler gelip, bizi hafif hafif sallıyor. Meğerse bu metal canavar zamanla hızlanırmış. Anam biz uçuyoruz, yayık ayranı gibi çalkalanıyoruz. Suni deri kıçımı tutmuyor. Ben yanımda oturan teyzeyi camla arama öyle bir sıkıştırdım ki, durağa geldiğimizde kadına ambulans istesek yeriydi.
Toplu taşıma araçlarıyla aram hiç iyi olmadı. Ukalalıktan değil, beceriksizliğimden. Baktım ki halk sağlığı bakımından bayağı tehdit oluşturuyorum. İnsanlık için kendimi feda edip bir daha hiç birine binmedim.
                          
           VOLEYBOLCUYUM EZELDEN KAP GEL TOPU TEZ ELDEN
Babam spora çok meraklıydı. Senelerce amatör futbol oynamış fanatik Fenerbahçe taraftarıydı. Benim iyi bir voleybolcu olmamı istiyordu. O yaz Eczacıbaşı Voleybol takımına yetiştirilmek üzere küçük çocuk seçmeleri vardı.
 Baba kız çıktık yola Kumburgaz’dan o Allahın sıcağında Levent’teki Eczacıbaşı Spor Kulübüne gittik. O zamanlar Eczacıbaşı Türkiye’nin en  iyi spor klubü.
Yirmi çocuk falanız. Dizdiler bizi sıraya, boylarımızı ölçüyorlar. Ben 1.72 yim. Okulun en uzunu olan ben burada 5. sıradayım.  Kardeşim ne verdiniz leyn bu kızlara? Oniki yaşında olup da 1.80 boy olur mu? Ucube derler adama. Neyse bir dişlerimize bakmadıkları kaldı.Şükürler olsun tüm testleri geçtim. Haftada üç gün antreman, deneme süresi sonunda lisanslı oyuncu olma şansı olacak dediler.
 Babamla alışverişe gittik. O zamanlar bir Adidas manyaklığı var. Eşofmanlar, şortlar, dizlikler, lastik ayakkabı derken,cepleri  bayağı bir hafiflettik. Tüm cicilerim hazır, antreman gününü heyecanla bekliyorum.
Pazartesi geldi. Baba kız bindik arabamıza yine dünya yol  Eczacıbaşına gittik. Babam çıktı tribüne oturdu. Ben soyunma odasında giyiniyorum. Kızlar cıbıl, feleğin çemberinden geçmiş gibi rahatlar. Hepsinin içine kadın kaçmış sanki. Ben girdim duşun içine, orada soyunuyorum.
Neyse çıktık sahaya genç takımın antrenman maçı var. Yardımcı antrenör “Sen de girer misin oyuna” dedi? “Ne olarak? Top diye beni mi sektiricekler?  Lan oğlum ben daha sütüm be ne atıyon beni bu çakalların arasına” diycektim, yüz ifademden ne hissettiğimi anlamış olacak  “Bu da değil” deyip kıçını döndü ve gitti.
Genç takım gitti. Bizi saldılar sahaya. Top ellemek yok, kondisyonumuza bakacaklarmış. “Hadi bakalım koşun” dediler. Takıldık birbirimizin kıçına saha etrafında koşuyoruz. Allah sizi inandırsın daha tam saha koşmadım bile ayağım filenin ipine takılıp öyle bir düştüm ki hem sürüklendim, hem döndüm, hem süründüm. Kısaca tüm antrenman hareketlerini birkaç saniyeye sığdırıp  çabucak işi bitirdim. Millet etrafıma toplandı. Koç geldi, herhalde halime o kadar acıdı ki teselli olsun diye “Üzülme buraya takılıp her düşen çok başarılı voleybolcu oldu”  deyip beni kaldırdı. Sonraki iki saatlik antremanın sonunda hepimiz yeri öptük ama bu sefer yorgunluktan, nefes almaya bile halimizin kalmamasından.
Daha sonraki günlerde vukuatım olmadı desem de sokakta gıcır lastik spor ayakkabılarımla boka basıp, antreman sahasında pantolonumun kıçı yırtılana kadar her şey yolunda gitti.
                                 
BABA BEN BOKA BASTIM!
Kumburgaz şehre uzak olduğu için bazı günler babalar aynı arabada işe giderlerdi. O sabah biraz geç kaldım diye doğrudan eşofmanlarımı giyip alelacele arabaya koştum. Birden ayağım  yumuşak bir şeye battı. Ne olduğuna bakmadan bindim arabaya. Babam dışında iki arkadaşı daha var, koyulduk yola. Iğıl ığıl bir bok kokusu geliyor aşağılardan. Kafayı eğip bir baktım benim sağ ayağıma pis sarı bir şey bulanmış, neredeyse ayakkabı gözükmüyor. Kimse çaktırmıyor ama kokudan kustu kusacaklar. Herhalde ben altıma sıçtım falan sandılar . Herkes büyük bir nezaketle “Havada ne sıcak” deyip, yarı bellerine kadar camlardan dışarı sarkıyorlar.
Baktım olacak gibi değil “Baba ben boka basmışım” dedim. Babam dikiz aynasından öyle bir baktı ki  “Koca sokakta boku nerden buldun?” der gibi.  Çekti benzinciye önce ayakkabıyı çimlere sürttük olmadı suya tuttuk olmadı kısaca elin bokuyla bayağı oynadık. Sonunda temizlendik, yola devam ettik. Oraya sıçana öyle bir beddua ettim ki tuttuysa ömrü boyunca kabız olup, keçi boku gibi sıçarak ortalığı kirletmeyeceği garantidir.
Bir başka gün antrenmana erken gelmişim. Üzerimde dar beyaz pantolonum, şık bluzum sahada bir arkadaşımla top oynuyor, paslaşıyoruz. Kenarda da genç erkek basket takımı bizi seyredip sohbet ediyorlar. Acayip yakışıklı çocuklar var. Zaten etrafım hep cüce veletlerle dolu olduğu için benden uzun olan her oğlana kafadan yanığım.
Gelen topu çok havalı bir hareketle karşılamak için bir eğildim, bir daha doğrulamadım. Kıçımdaki pantolon boydan boya öyle bir yırtıldı ki çıkan sese tüm saha sustu. Osurdum mu  desem daha az utanıcam yoksa kıçım yırtıldı mı desem, bilemedim? Saniyeler geçiyor, sessizlik içinde herkes bana bakıyor. Ellerim kıçımda donup kalmak buysa ben dondum. Kıyın kıyın arkamı duvara verip yaslandım. Koç sahaya geldi. Herkes kafasını ona çevirmişken ben ışık hızıyla soyunma odasına uçtum.
Pantolonu bir çıkarttım ki, sökülmemiş resmen fermuarımdan belime kadar yırtılmış. Kafamı değil gövdemi soksam geçer. Eşofmanlarımı giydim. Pantolonu önce çöpe attım sonra arkamda kanıt bırakmayayım diye hemen çantanın dibine sokup sahaya döndüm.
 Allahtan tüm oğlanlar gitmişti de rahat bir soluk alabildim .Sonraki günler koridorda her karşılaştığımızda bana pis pis güldüler ama ben o anı beynimden sildiğim için buna hiçbir anlam veremeyip, bana kur yapıyorlar diyerek bir de kendime yonttum.
               
KARŞINIZDAA DENİZ ULU MEMELERR
Antrenmanlara başlayalı üç ay oldu. Ağustos ayındayız. Çok iyi bir voleybolcu olma yolundayım. Antrenör babamla konuşmuş. “Çok iyi bir oyuncu olacak, ama memeleri biraz büyük, hızını kesiyor” demiş. İşin garibi o memeler benim değilmiş, sanki adam yalan söylüyormuş gibi benim buna çok şaşırmış olmam. Beceriksiz diyebilirdi, o kadar sakar ki ayakta durmaktan çok yerleri yalıyor da diyebilirdi ama memeleri büyük!!! Pes yani…
 Bizim sülaledeki kadınlarda bir koca meme laneti vardır. Babaanneminkiler   yastık gibiydi, halamınkiler en büyük boy yatak. O kadar  büyüktüler ki özel sütyen yaptırır ona rağmen alttan yine de lop lop  taşarlardı. Biz üç kız kardeş de çok lazımmış gibi halamıza çekmiş, tüm lanetli meme genetiğini özümsemişiz.
Size şu kadarını söyliyeyim on yaşında sütyenle tanışmış, oniki yaşımda seksenbeş beden balenli sütyen benden bir parça olmuştu.Esasında doksan bedendi de bir beden küçük alıp içine tıkıştırıp küçültüyordum. O andan sonra bu memeler benim geleceğimi karartacak diyerek, uçlarından biraz makasla almak bir yana,  sıcak suda haşlayıp biraz çektirmeye kadar çok çeşitli fikirler ürettim.
Neyse büyük gün geldi. Sahada bizi yan yana dizdiler. Seçilenler yıldız takıma alınacak  ve artık lisanslı oyuncuları olacaklar. Adı okunan bir adım öne çıkıyor. Bir yok, iki yok, üç yok…ulan lanet olası koca memelerim derken adımı okudular. O  an  “Tamam millet dedim on sekize  kadar idare edin size söz o zaman memelerimi  kestiricem hatta kökünden kazıtacam” deyip bir adım öne çıktım.
Mutluluktan sarhoş vaziyetteyim. Uzaktan uzaktan lisansa  resim getirin diyorlar, forma vericez diyorlar, onu bunu diyorlar bende tepki yok. Babama kilitlenmişim, yanına koşuyorum. Sarıldı, kafamı öptü “Aferin kızıma” dedi. Beraber o kadar çok hayalimiz var ki. Tüm dünyayı gezicez, babam menajerim olacak, en aranılan, en ünlü voleybolcu ben olucam. Takımlar beni renklerine bağlamak için birbirlerinden gizli  planlar yapıp, bir adaya falan kaçıracaklar. Kitleleri arkamdan sürükliyicem, bir lafımla isyan falan çıkartıcam. Vs.vs..
Bütün bunları düşünüp, mutlu olurken  bilemezdik ki   hepsi hayal olarak kalıp  buradaki en son günümüzü yaşadığımızı…
 

Yorumlar

Bir yorum bırak

Diğer Bölümler