Ah Makus Kaderim 4

 

 
                                         Kazadan bir hafta önce…
                                  
BİR DALDIM, DALIŞ O DALIŞ!
22 Ağustos 1982 sabahı, çok ama çok sıcak bir hava vardı. Bir gün önce seçmeleri kazanmanın heyecanıyla zaman  öyle hızlı geçmişti ki  ben antreman sonrası duş almayı unutmuş, sabah da çok huzursuz uyanmıştım. Kalktım balkondan denize baktım. Sabah sabah o kadar çekici duruyordu ki. Bizimkiler kahvaltıda  “Ben bir dalıp çıkıp gelicem” dedim. Bebekliğimden beri iyi bir yüzücüydüm.  Annem dayanamadı ” ben de geleyim bir bakayım” dedi. Beraber sahile indik. Annemin arkadaşları kumda oturuyorlar . “Biz buradayız, merak etme, ona bakarız” deyip annemi eve yolladılar.
Deniz konusunda çok bilinçli büyüttüler bizi “Suyla şaka olmaz” “Su insanı yutar”, “Halanız deniz yatağında uyumuş, az kalsın Bandırmadan çıkıyormuş”, “Su uyur deniz uyumaz” gibi binlerce tembihi beynimize kazımışlardır.Gerçekten de suyun içinde amuda kalkmak, genzine su kaçması  dışında fazla atraksiyon yapmaz adam gibi yüzer gelirdik. Ben de öyle yaptım zaten .
 Sahil çok yosunlu olduğu için iskeleye gittim. Havlumu yere bıraktım. Bluzumu çıkardım üzerine koydum. Merdivenlerden suya indim.Yarım saate yakın dubalar arasında yüzdüm. Annem kızar, merak eder diye yine iskeleden çıktım. Kurulandım, bluzümü giydim, bana bakan annemin arkadaşına el salladım. Eve gideyim artık diye düşündüm,  ama gitmedim, gidemedim.
Aradan uzun yıllar geçti, ne oldu nasıl oldu, neden oldu hala çözemediğim bir nedenden dolayı üzerimde bluzum, kendimi yine  suyun içinde debelenip su yutarken buldum. Elimde havlumla eve yönelirken, iskeleden balıklama suya çakılıp kafamı kuma vurmam arasında ne değişti hala algılıyamıyorum. Kimse beni itmedi. Tekrar suya girmek gibi hiçbir isteğim yoktu. Deli gibi acıkmıştım. O zaman niye şimdi suyun içinde ölümle yaşam arasında gidip geliyordum?
Öyle kadere madere de inanmam. Kaşınıyorsan herşey başına gelir, seni birileri kaşır diye düşünürüm. Gayet edepliydim. Bu neden olmuştu şimdi? 
O anlarda bayağı bir çırpındım. İyi de su yutuyorum. Bu arada Allah sizi inandırsın aklımda bir karikatür dönüp duruyor. Fırt dergisinde yayınlanırdı. Pek bir gülerdim o karikatürlere. Adam boğuluyor sudan elini çıkartmış, etrafındakiler de ona bakıp bir şeyler söylüyor. Bunu düşünüp suyun içinde gülüyorum. Bu arada da  daha çok su yutuyorum. 
O kadar çok duygu bir aradaki. Korku, gülme, çaresizlik, bir rahatlama.   Bu olanlar rüya, çok komik diyorum. Acı yok, ama hiçbir şey de yok. Vücudum nerde? Annem canıma okuycak. İnşallah çok kızmaz. Filmi geri mi sarsak? Hala kendimdeyim ama suyun altındayım. İskelenin üzerini görüyorum. Büyük ablam Nüket iskele kenarından bana bakıp  bağırıyor. Sudan çıkamıyorum. Vücudumu hiç hissetmiyorum. Birden yanıma suya atlıyor, beni tuttuğu gibi sudan çıkartıyor. Artık nefes alabiliyorum. Herkes bağırıyor, ortalık yine karıştı. Birkaç kişi daha suya atlıyor, beni iskeleye çıkarıp başımı bir basamağa dayıyorlar. Karnım o kadar kocaman ki en büyük boy balon yutmuş gibiyim.
Tüm Kumburgaz başımda. Birileri açılın nefes alsın diye bağırıyor. Annemin arkadaşları başımda ama aralarında bir dahi var. Türk sanat müziğinin ünlü bir sesinin karısı  “Durun durun şoka girmiştir”  diye okkalı bir tokat atıyor bana. Lan başıma gelmeyen kalmadı sıra dayak yemeye mi geldi deyip başlıyorum sıcak sıcak kusmaya. Ellerim biraz daha kasılıyor.
O sırada annem balkondan sahildeki karmaşayı görmüş, koşa koşa o geliyor. Önce ayaklarımı görüyor. Anlıyor  ki benim. Düşünün bale sevdasına ayaklarım o kadar çarpılmış ki annem onları görerek bile beni tanıyabiliyor.
Baş ucumda “Ne oldu sana Deniz?” diye bağırıp duruyor. Valla bilsem dükkan senin diycem  ama cok abesle iştigal edecek diye susma hakkımı kullanıyorum.
Kumburgaz’ın bir Eray abisi vardı. Çok uzun boylu, yapılı , pek bi güzel delikanlıydı. Kapı gibi tekmele tekmele dur  dedikleri cinsden.
Koşa koşa o geldi. Aldı beni kucağına annemin arkadaşının düz ayak evine sokup yatağa yatırdı. Bir doktor bulup getirdiler. Adam geldi bana baktı “Hemen İstanbul’a götürün ama ne yaparsanız yapın oturtmayın, yatırın ve sarsmayın” dedi.
                 
SİNİRİM SIKIŞMIŞ SİNİR OLDUM
O zamanlar yazlıklarda telefon yok. Öyle vara yoğa ambulans çağırmak moda değil. Herkes kendi imkanlarıyla canını koruyor. Altımızdaki bakkalın steyşın arabası var, çok eski ve bordo. Beni bir şezlonga yatırdılar. Arabanın arka koltuklarını yatırıp ite kaka bagajından soktular. Annem yanımda, onun yanında da yakın arkadaşı Gülsen Teyze çıktık yola.
Sanki doktor  “sarsmayın’’ demedi . Bizim bakkal bir kökledi gazı yolda ne kadar çukur, engebe, taş varsa üzerinden geçiyor. Devamlı kusuyorum, acayip uykum geldi, anneme ayıp olacak diye gözlerimi açık tutmaya çalışıyorum, durmadan bana seslenip “Uyuma” diyor. Bu arada Haseki Hastanesine geldik. Ne oldu pek bilemiyorum ama beni oradan Cerrahpaşa Tıp Fakültesine götürdüler. Babama haber uçmuş, hastane kapısında karşılaştık.  Şezlongla indirdiler beni. Acilde röntgenin kapısındayız.Ben yerdeyim,herkes tepemde dikiliyor. Tek yerim ağrıyor o da sol kolum. Ağrı o kadar keskin ki kopsa rahat edicem sanki.
Haydi hoppa diyerek beni röntgenin sedyesine yatırdılar. Başladılar oramı buramı çekmeye. Çıkan sonucu söylesem yok artık dersiniz ama ben yine de söyliycem.
“Hiçbir şey göremedik. Büyük ihtimal sinir sıkışması eve götürün istirahat etsin, geçer.” deyip beni yine şezlonguma yatırdılar. O sırada kapıdan bir baş uzandı, beyin cerrahıymış.  “Durun bir de kollarını aşağıya çekip boyun filmi alın” dedi. Hadee yine haydi hoppa ben sedyeye. Hademenin biri sarıldı kollarıma çekiyor aşağıya doğru daha doğrusu kılçığımı bedenimden ayırmak ister gibi hırslı bir arkadaş.
 Neyse sonunda belli oldu ki o sinir sıkışması falan değil boynumdaki kemiklerin  altı ve yedincisini pert edecek kadar kırmışım.
 Hemen beni acile yatırdılar. Bir odada altı hastayız. Herkes ölmek üzere. Karşımdaki çocuk nefes alamıyor, annesi bir makinayla sümüklerini çekiyor. Yanımda bir teyzenin başında kuran okunuyor. Ben cam kenarındayım tüm sülalem camdaki demirlere tutunmuş bana bakıp el sallıyor, ben de mal gibi yatıyorum işte. Her yanıma serumlar takıldı, bu arada babam ortada yok. Bir alet varmış adı Crashfield ama Türkiye’de iki hastanede varmış. Mutlaka onu kafama takıp boynumdaki baskıyı kaldırmaları gerekiyormuş. Biri kullanılıyormuş diğeri başka bir hastanenin başhekimindeymiş.
Babam gitmiş hekimin karşısına “Kızım ölüyor alet lazım” demiş “Bu bana zimmetli veremem size” demiş soysuz. Ulan hastaya kullanmayıp turşusunu mu kurucan yeminli şarlatan diye bir sinirlendim.  Neyse  babamda açmış çek defterini “Ne kadar  istersen yaz rakamı yeter ki şu aleti ver” demiş. Sonunda almış aleti gelmiş.
Crashfield denen aletle birlikte iki doktor geldi odaya. Tekinin elinde elle çevirmeli bir delik açıcı var. Hani tahtada bir delik açmak istersiniz ucunu saplar kolu çevire çevire helezonu döndürür deliği açarsınız  ya, işte ondan. Her yanımı iğnelerle deldiniz bunla neremi deleceksiz insafsızlar diye düşünürken cevap geldi. “Kafatasını” ama acımıycak dediler. Sittirin gidin bi şurdan diycem, kızdırmak da istemiyorum sonuçta matkap onların elinde.
Geçtiler tepeme, birer tabure çekip oturdular. Buraları çok anlatmıycam bir de bayılıp başıma bela olmayın diye. Taktılar kafamdaki iki deliğe aleti, uçlarından sarkan iplere de on beş kilo ağırlığı koyup benim boynu çekip baya uzattılar. Sonrada öldürmeden taktık diye baya bi sevindiler. Meğerse çok riskli anlarmış onlar. O sırada ışığa doğru gitme olasılığım çok yüksekmiş. Allah’tan ben ışık mışık görmedim.
           
  HEMŞİRE BİRDEN KORKUNÇ GARDİYAN OLDU
Ortalıkta benimle ilgili bir işler dönüyor ama ne olduğunu pek anlamıyorum. Doktorun biri geliyor biri gidiyor. Koğuşun kapısından hemşireler beni kesiyor.  Ortada bir gerilim var,  ya hakkın rahmetine ulaşıyorum ya da bunlar beni çok sevdi herhalde bakmaya doyamıyorlar diyorum. Bir süre sonra olay anlaşıldı.
 İki doktor, bir hemşire, üç hademe odayı bastılar. Jet hızıyla bana doğru geliyorlar. Biri serumumu kaptı, öteki kafamdaki ağırlıkları tuttu, diğerleri yatağımı ittirmeye başladı , “Lan oğlum bunlar beni kaçırıyorlar, çığlık atsam mı acaba?” diye düşünüyorum. O sırada koğuşun kapısına iri yarı, korkunç suratlı bir hemşire dikiliverdi. Ellerini beline koyup böğüre böğüre “Siz benim hasta mı nereye götürüyorsunuz?” diye bir kükredi, koğuşta ölmeyen hasta varsa bile o an ödü patlayıp ölmüştür.
Doktorlardan biri “Biz beyin cerrahıyız. Ameliyatı biz yapıcaz. Hastayı servise götürüyoruz” diyor. Koca kıçlı korkunç hemşire “Ameliyatı acilde yapılacak, vermem” diyor. Lafı uzatmıyayım pek hatırlamıyorum kadını dövdüler mi, zehirlediler mi, iteleyip kakaladılar mı artık neyse ama biz bir şekilde bahçeye çıktık. Doktor sarsmayın diye bağırıp duruyor. Sağolsunlar yatağı yere bir kere bile değdirmeden beni başka bir binaya soktular.
 Odam tek kişilik. Bir devlet hastanesine göre de büyük sayılır. Kocaman bir camım var, konforum yerinde. En azından odada benden başka ölecek adam yok. Buna da şükür.
Bu arada benim kahraman babam, o zamanlar bu hastanenin ve Türkiye’nin bir numaralı beyin cerrahı olan  Cengiz Kuday’ın peşindeymiş. Yıllık iznindeymiş kendileri.Adamcağız havuz başında cıbıl cıbıl güneşlenirken babamın gölgesi üstüne düşmüş. Sonrası malum, bir saat sonra hoca başucumda duruyordu.
 
ÖBÜR TARAFA GİTTİM GELDİM , KALAYIM BARİ DEDİM
 
Valla bilmiyorum, meğerse ben bu kadar süre içinde öbür tarafa gidip gidip  geliyormuşum. Acil kesilmem gerekiyormuş. Ameliyat için hazırlıyorlar beni, Etrafımda herkes çaktırmadan ağlıyor. Annem, babam öpüp kokluyor. Bizimkilere “Yaşama şansı yüzde beş, ameliyata girmeden vedalaşın isterseniz” demişler. O zaman bilemediğim bir duygunun bugün   farkına varabiliyorum. Bir anne ve baba için yaşanabilecek en derin acıyı yaşatmışım onlara. Bilerek olmadı özür diliyorum.
Daha  bu dünyaya yeterince eziyet edememişim herhalde ki yedi saatlik ameliyattan ölmeden çıkabilmişim. Hadi geçmiş olsun bitti demeyin, insanı öyle hemen sevindirmiyorlar.
Doktorlar benim için “Kızınız yoğun bakımda ölmezse, sonraki on beş günde iç organları çalışırsa, boynuna koyduğumuz kemiği vücut kabul ederse, ateşi çıkmaz, mikrop kapmazsa, bir de sinirleri sağlamsa inşallah ölmez artık” demişler. Vay anasına ne bitmez çileymiş bu be.
Çok kısa anlatıcam ilk gece beni  naylon bir yatağın içine yatırarak  üzerime kova kova buz döküp ateşimi düşürdüler.İki elime iki ayağıma toplam  dört şişe ilaçlı serum taktılar. Daha sonraki günlerde  ilaçlar ağır geldi. On beş gün hiç uyumadım sonra başladı bende halisünasyonlar. Şu lanet olası yedi cüceler durmadan tepemde. Binmişler bir vagona gezip duruyorlar. Onlar bitiyor sağdan sağdan pamuk prenses geliyor. Doktor uyku ilacı veriyor, ters tepiyor ben iyice coşup üzerime eğilenin yakasına yapışıyorum.
Her gün ayrı bir atraksiyon yaşayarak o odanın içinde bir buçuk ay böyle geçti. Hiç değişmeyenlerse  Ağustos sıcağı tepemde, altımda devamlı yatmaktan  sırtım açılmasın diye keçi postu ,çölde kürk mantoyla geziyor gibi cayır cayır yanıyorum. Kafamda on beş kilo ağırlık durmadan çekiyor ,sanki kafam kopuyor. Her yerimden serumlar sarkıyor ve en kötüsü beni bir milim bile kıpırdatmıyorlar. Keyfim beyde yok o kadar deyim ben size.
    
 MİNNAĞIM ORTADA SEYİRLİK KISA FİLM OLDU
Ziyaretçiler akın akın geliyor. Çiçekleri çöp kovalarına doldurup  servislere dağıtıyoruz. Tüm bunlar olurken artık çocukluk mu desem yoksa geç gelen travma mı ? Aklımda hep yanları ince ipli, pembe küçük bir kilot ve üzerine yine pembe sabahlık takım var. Durmadan anneme “Alalım, ben hastaneden çıkınca giyicem” diyip duruyorum. Donu monu nereye giyicen? Takmışlar altına sondayı resmen kaynamış oraya. Artık isteseler de çıkaramıycaklar kıvamında. Ah ne çektim ben o sondalardan. Bu mereti takanın pek bi ehil olması gerekirmiş meğer. Mikrop kapmasın diye haftada bir değiştiriyorlar. O hafta gelen hemşire meğerse henüz öğrenciymiş.
Hemşire kız, bir buçuk metre boyunda mavi gözlü, kırmızı yanaklı, örgülü saçlı, minicik, küçücük bir şey. Sanki çizgi filmdeki Heidi gibi atlıya zıplaya odama geldi. Değiştirdi sondayı gitti. Akşamına benim  ateşim bir  fırladı, söylemesi ayıp, şeyim de  portakal büyüklüğünde şişti. Hemşirenin biri gelip açıp  bakıyor, o çıkıyor sıradaki girip bakıyor. Sonra benden sorumlu doktorlar gelmeye başladı. Benim küçüğüm ortada seyirlik kısa film oldu. Kapıda bilet kessek olacak, gelen korkup kaçıyor. Mikrop kapmış dediler, ilaçları dayadılar.
 Ertesi sabah saat  dokuz  oldu. Hastanede vizite zamanı. Her sabah önde en yaşlı, ölmesine ramak kalmış titrek hoca, arkalarında yeni doktor bıçkın delikanlılar ve inek tipli çirkin kız doktorlar odana gelir. Hal hatırını sorup, kendi aralarında imtihan olurlar. Yine geldiler yatağımın ayak ucunda grup halinde duruyorlar.Dosyama baktılar, tıp diliyle “Komplikasyona bakabilir miyiz?” diye sordular. Kısaca aç şeyini de bakalım dediler yani. “Lan oğlum zaten tüm Cerrahpaşa gördü sizi mi mahrum bırakıcam” deyip açtım battaniyeyi.
Sonrasında yüz ifadelerinden anladığıma göre genç erkeklerin seks hayatları ömür boyu bitti. Kızlar şoka girip kendilerinin ki için şükrettiler. Titrek hocaysa hiç tepki vermedi . Çünki büyük ihtimalle yaşlılıktan gözleri de görmüyordu.
Bu arada hastane hayatım bu kadar sıkıcı da değildi. Gün içinde birçok olay oluyor, günüme renk katıyordu. Mesela yan odamda yatan 85 yaşında komadaki dedeyi ısıtalım derken altına serdikleri elektrikli battaniyeyle yakmalarını, beyin kanaması geçiren hastayı sedyeden düşürüp  “Uçtu uçtu yaptık, bir şeyin yok” deyip yine sedyeye koyup taşımalarını,  günde iki kez hasta asansörünün bozulup, içindeki doktorların  “Deniz’in annesini çağırın” diye feryat figan bağırmalarını ve annemin onları kurtarmasını Türk dizisi keyfiyle izler, günüme renk katardım.
            
   YAŞASIN EVE DÖNÜŞ BAŞLASIN
Kırkbeş günün sonunda artık yaşayabileceğime kanat getirmiş olacaklar ki yavaş yavaş önce serumlarımı, sonra kafamdaki ağırlığı çıkarttılar. Artık eve çıkıcam ve fizyoterapi görücem. Son durum yatalak durumdayım. Vücudumun büyük bir bölümünü hissetmiyorum ama hiçbir makinaya bağımlılığım olmadan yaşayabiliyorum.
        En bi güzel gün. Hastanenin kapısına ambulans geldi. Beni bir buçuk aydır kaldığım odadan çıkartıp, ambulansın  içine sedyeyle yerleştirdiler. Eve dönüş yolundayız. Akşam her yer ışıl ışıl. Yattığım yerden sokak lambalarını, ışıklı panoları görüyorum. Ambulansın ışıkları yanıp sönüyor, keşke sirenlerini de açsa, mahalleye havalı bir giriş yapsam diyorum.
Eve geldik. Herkes kapıda beni bekliyor. Yatağımı odanın ortasına koymuşlar. Üzerine yerleştirdiler beni ama bende birşeyler ters gidiyor. Nefes alamıyorum. Ameliyatta benim boyunla biraz fazla oynamışlar ,bende öksürme ve kahkaha atma olayı bitmiş. Yol boyu sallanınca ciğerlerimde devamlı yatmaktan olan atıklar oynaşmış çıkmak istiyor. Öksüremeyince onlar da beni boğuyor.
Sonraki bir saat annemle çok cebelleştik. Eve geldiğimize pişman olduk ama sonra her şey düzene girdi . Haftalar sonra ilk defa iki ablam, annem ve babam aynı masada yemek yiyebildiler. Bense kırkbeş gün sonra ilk defa derin bir uykuya daldım.
Bu araya bir not düşmek isterim. Sadece benim için değil, tüm ailem için çok zor zamanlardı. Ben fiziksel olarak çok acı çektim ama bu yaşadıklarımız iki ablamın, annemin, babamın ve tüm bizi sevenlerin ruhlarında  çok derin yaralar açtı. Kardeşlerimin de ilgiye, anne ,babaya ihtiyaç duydukları bir zamanda  çok yalnız kaldılar. Hayat onlar için de allak bullak oldu. Yine de bu olay bizi hiçbir zaman parçalayamadı. Hatta birbirimize çok daha kuvvetli kenetlendik. Kaza benden  bedenimi aldı,  ben de ailemin elinden pek çok güzel şeyi aldım. Yine de benden vazgeçmediler. Hepsine müteşekkirim.


                        
  CÜCE FİZYO İŞ BAŞINDA

Eve gelmek çok güzel. Sevdiklerim yanımda. Herkes sevdiğim yemekleri getiriyor.Yiyemiyorum ama olsun gözüm doyuyor. Bir deri bir kemiğim. 
Babam evide küçük bir hastaneye çevirdi.Hemşirem var. Haftada üç gün geliyor. Adı Leyla. Pek bi arkadaşız. Sondama falan bakıyor, gerekli ilaçları veriyor. Evin kızı gibi, gelip gidiyor. Arada bir balonum büyüyor onu tedavi ediyor. Her eve lazım iyi bir kız.

 Fizyoterapist gelecek, hareketlerle derinin içini kas dolduracak dediler. Sonra eve bir “şey” geldi.Şimdi ben üzerinize afiyet uzun boylu, iri yarıydım ya. Bana gelen terapist de  biraz etlice bir şey olur sandım. Nerden bilirdim cüce, top gibi bir kadının geleceğini.

“Lan oğlum ben bunu ezerim, bacaklarımın arasında son nefesini verir” derken, o cücenin içinden pehlivan çıktı.
Önce bacaklarıma hareketler yaptırdı. Zaten hissetmiyorum, istediği kadar oynasın ,sorun yok dedim. Derken Cüce fizyoya bir baktım kadın yatağın üstüne çıkmış bana tepeden bakıyor.  “Kollarını başının üzerine kaldır” dedi. İyi güzel de kalkmıyor ki ancak bir karış. Her  yerim yatmaktan  kireçlenmiş. Ben hallederim deyip kollarıma bir abanması var, acıdan bendeki iki kol da gitti. Bacaklar pertti, bir kollarım vardı bu pigme onları da benden aldı derken ben başladım küfretmeye. Kadının kendinden başladım, yedi sülalesine geçtim, tekrar kendine geri döndüm. Ben bile bilmezdim ağzımın bu kadar bozuk olduğunu. Bu arada annem “Kızım çok ayıp küfür etme” diye gözlerini pörtletiyor, kadın pişkin sırıta sırıta “Ben alışkınım, rahat olun” diyor. Kadın bir de psikopat çıktı başıma.
 Ben bu sadist cüceyle haftada dört gün, iki sene çalıştım. Gerisini siz düşünün. Azrail’in elinden kurtuldum, bu kadından kurtulamadım. Kısaca o gülerken, ben acıdan ağladım ama derimin içini kaslarla doldurdu bu kadın. Bugün bedenim bu kadar kuvvetliyse kendisine borçluyum. Esin Hanımın hakkını ödeyemem.
             
YABAN ELLERE BİR GİDİP  DÖNESİM VAR
 Evde kaldığım bir ay süresince devamlı yurt dışında nerede terapi göreceğim  araştırılıyor. Birçok hastaneye raporlarım gönderildi. Babamın gençlikten bir arkadaşı var. Aile dostlarımız. Bu işlerle o ilgileniyor. Adamcağız sağolsun dünyayı ayağa kaldırdı. Sonunda Avusturya’da Murau diye bir dağ kasabasında dünyaca ünlü bir fizyoterapi merkezi buldu. Kayakçılar oralarını buralarını kırınca burada tedavi oluyorlarmış. Beni de kabul ettiler.Hadi bakalım atta gidiyoruz deyip hazırlandık.
Yolculuk sabahı ambulans geldi yine yatırdılar beni içine, istikamet havaalanı. Annem babam arkadaki arabada bizi takip ediyorlar. O zamanlar ambulansa refakatçi alınmazdı. Nereye götürseler beni hep yalnız giderdim. Ambulansı piste soktular.Namık Ekin yanıma geldi.Babamın arkadaşı. O zamanlar  havaalanı güvenlik sorumlusu. Meşhur herşeye rekor kıran adam işte. ’’Deniz bekle birazdan seni uçaga sokucaz’’ dedi. ‘’Lan oğlum hava buz gibi, arabanın içinde yatıp tavana bakıyorum. Kısaca donuyorum. Beni burada unutsanız kalkıp gidemem de önce donar sonra çürürüm . Hemen sokun beni şu uçaga ‘’dedim ama bir saat geçti hareket yok. Allah’ım önce Azrail’i yolladın sonra psikopat cüce fizyoyu, yetmedi şimdide dondurup katılaşım kayası mı yapıcan beni diye düşünürken kapılar açıldı beni uçağın kıçından içeri soktular.
 İki kişilik koltuğu yatırmışlar, beni sedyeyle üzerine koydular. Çok şükür annemle babam yanımda oturuyorlar.İlk uçuşum,heyecanlıyım. O kadar özel insanım ki herkes oturarak uçar, ben yatarak.Keyif adamıyım anam ben.Her yerde konfor arıyorum.
 Elimde o zamanların ünlü  Pe-re-ja kolonyası var. Minicik, küçücük plastik bir şişe.Şöyle tepene sıksan bir iki sıkımlık canı var desem miktarı anlarsın.Hostesin biri bunu parfüm zannetti. Yanıma geldi çok güzel kokuyor dedi. Hediye ettim kadına. Parmağının ucuna bir damla koyup boynuna sürüyor. Ben diyorum’’ Kolonya bu ,parfüm değil cabuk uçar, dök her yerine’’ ,o diyor ‘’Yok bu parfüm bir damla sürmek lazım. En son vazgeçtim ‘’Senin eşşegin kancık olsun ,haklısın teyze’’ deyip döndüm kıçımı, dışarıyı seyrettim.Sonraki bir buçuk ay boyunca bu cins kadınlarla o kadar karşılastım ki anlatsam yok artık dersiniz.
Avusturya’nın başkenti Viyana  Havaalanına indik.Annemle babamı işlemler için indirdiler ‘’Sen uçakta yat,biz seni alıcaz’’ dediler. Sen memleketinde’’ Beni yalnız bıraktılar diye isyan eder misin ?Allahın tokadı yok yat bekle bakalım. Elin gevurunun ellerinde ‘’diye kendime sövüyorum.Uçağın kıçı yine açıldı ,ambulans yanaştı ,soktular beni içine.  Murau’ ya gitmek iki saatlik yol. Hayatımda gördüğüm en güzel orman yollarından bir dağa götürdüler bizi. Her yer tertemiz, her taraf ağaç . Yola dökülmüş tek yaprak yok .
İndirdiler beni ambulanstan 6 kişilik bir odaya koydular. Kocaman bir oda. Karşımda yanyana üç,kendi tarafımda üç yatak var. Hastaların hepsi kız . Bir yerlerini kırmışlar ,terapi görüyorlar. Hepsi 18 – 20 yaş arası ve çirkinler. Şimdi herkese çirkin diyorsun diyceksiniz ama bunlar gerçekten öyleler. Yinede Allah bunlara bir şirinlik vermiş,yanına yatırıp sevesin geliyor.

Annemle babamı hastaneden yolladılar. Onlar kasabadaki bir pansiyonda kalıcaklar. Aramız yarım saat mesafede ,her gün gelecekler.

 

Merhaba Avusturya Grass

 

 

   
  DOMUZLA TERBİYE ETTİLER BENİ
Bizim hastaneye varmamız  geç olduğu için bana aksam yemeyi olarak uzun esmer ekmek dilimlerinin üzerine salamlar koymuşlar ,getirdiler. Acımdan ölmüşüm zaten ben bir yumuldum bu ekmeklere, hepsini yedim.Su istedim soda getirdiler. Meğerse bunlar su diye minaralle içermiş.Su içen yok memlekette.
Artık ışıklar söndü . Herkes uyuyacak . Bende bir mide bulantısı, elime tutuşturdukları acil butonuna bastım. Hemşire geldi. İstanbul’da bana Almanca Türkçe sözlük alıp yanıma vermişlerdi. ‘’Bulantıyı’’ buldum gösterdim kadına .
‘’AA sooo’’ dedi bende üzerine’’ Böğkkkk’’ dedim ve kustum.Hatta hasta kızlardan biri koşa koşa bir tas getirdi . Kızın eline de kustum. Öyle böyle üçbeş kişinin muhtelif yerlerini salam ve ekmek parçalarıyla süsledim.
        Sonradan anladık ki bu bir alay geri zekalı ordusu bana ekmek üzeri domuz salamı yedirmişler.
1-) Lan oğlum ben müslümanın . Bilmeden kanıma girip beni günaha soktunuz. Tüm günahlarım sizin olsun.
 2-) Zaten aylardır kuş kadar yemişim. Hasta adama bol yağlı  domuz salamı verilip, zorla heryere kusturulur mu insafsızlar?

3-) İlk gecemi bana keyif yerine kusarak geçirtip birde yüzüme uzaydan gelmişim gibi baktığınız için tüm kusmuklarımı hak ettiniz. Oh canıma değsin.

 
Aylar sonra kendi başına ilk yemek deneyimim

 

    
          
SAPIK BUNLAR HEMŞİREM ERKEK BÜZMESİ
Sabahın körü saat beş. Adamın biri başımda beni dürtüklüyor. Gözümü bir açtım ,dünyanın en büyük kafası bana bakıyor.Adamın kafa büyük ,üzerindeki kıvırcık şaçları kafadan da büyük. Kısmetime bu da pigme ama vücutçu pigme çıktı. Adam boyuna yerine enine uzamış. Kısaca koca kıvırcık kafalı, kare vücutlu ,pigme adam diyeyim.
Herkes ona Her Raki diyor.Gerçek adını bilmiyorum ama kendini Silvester Stallone’nin canlandırdığı boksör Rocky Bilboa zannediyor ama yarım boy çakması.
 Elinde benim sözlük birşey gösteriyor. Baktım parmağı ‘’Banyo’’ kelimesinin üzerinde. Yıkıyacak beni.”Dün gece zaten içim dışama çıktı ,bırakın uyuyayım . Ne yıkanması be “dedim . Tabi anlamadı.
Her Raki asıldı yatağıma ite ite çıkardı beni odadan . Hamam gibi bir yere geldik. Uzun küvetlerin üzerine kalın bez germişler seni bezin üzerine yatırıp, yıkıyorlar.  Bizim Raki basladı mı beni soymaya.Banyoda bir o birde ben varım. Sabahın beşi, herkes uyuyor.”Kızım sırada bir de tecavüz mü var? Bir bu kalmıştı. Bari yakışıklı olsa içim yanmayacak’’deyip dövünürken beni tutmasıyla küvetin üzerine koyması bir oldu. Kolları sıvadı ,açtı suyu . Beni köpürte köpürte bir yıkadı.O an kanım kaynadı adama.Aylardır yıkamamış,hep silmişler beni . Allah sizi inandırsın üzerime her bezi sürdüğünde  benden parmak gibi pislik çıkıyor. Yok bunlar benden değil tanımıyorum numarasıda yapamıyorum.Kendim mis ,su balçık pis olduktan sonra beni bi kuruladı, bi  kremledi, misler gibi giydirdi,odaya geri getirdi.
Bu hastanenin adeti kadın hastalara erkek hemşire,erkek hastalara da kadın hemşire verirlermiş.  Düştüm mü birde alayı sapık   bir hastaneye. Kardeşim neden adamın biri her yerlerimi köpürte köpürte yıkasın ya da neden bir kadın, adamın birinin her yerlerini mıncıklasın. Tamam ,anlıyorum sağlık için her şey mübah da hasta adama yazık değil mi ? Canıyla mı uğraşsın , şehvetiyle mi anlamadım gitti?
Sabah kahvaltım geldi. Yatağımın arkasını biraz doğrulttular. Rahat oturabiliyorum. Çünki  İstanbul’da babam yatağımın arkasına tahtadan bir kaldıraç icat etmişti. Önceleri çok başım dönmesine rağmen Cüce Fizyo beni yavaş yavaş alıştırmış,biraz da olsun oturabilmiştim.

Tepside, kruvasan, tereyağ ve limon marmelatı var. Rakii geliyor ,kurvasanı ikiye bölüp yağ ve marmelat sürüp tabağa koyuyor. Ben elime alıp yiyorum. O da yapabildim diye seviniyor. Yediğim,içtiğim, çıkardığım her şey kayıt altında. İçtiğim kadar çıkmazsa kaşlar hemen çatılıyor

 

                               Fizyoterapistim Isabell okudu canıma
             
 ÇAMAŞIR SULARINDA AĞARTTILAR BENİ
Bir sabah ellerinde mavi bir serumla geldiler. Sıvının rengi bayağı cam göbeği mavisi. Düşünüyorum düşünüyorum geçen bir buçuk ay içinde  beyaz ,pembe ,su yeşili rengi olan serumlar aldım ama  bu da çok mavi be arkadaş.Nereme verecekler bunu derken sondamın ucuna takıverdiler.O mavi suyun hepsi idrar keseme gidiyormuş,dezenfektanmış. Son zamanlarda içtiğim sıvılar yeteri miktarda çıkmıyormuş . Bu yüzden iç dış bakıma sokmuşlar beni.
Buraya kadar güzel sorun yok. Ne zaman ki serum bitti. İlacın hepsi bende. Benim her yerim damgalı eşek gibi parça parça kızarmaya başladı. Zebranın farklı bir rengiyim. Tüm vücudumda avuç içi büyüklüğünde bordo lekeler var. Acil butonuna bastım. Hemşire geldi beni gördü korkudan kendini camdan aşağı attı diycem ama yalan olur. Kısaca  kadın bayağı tırstı benden.Birden başım doktor doldu. Meğerse mavi ilaca alerjim varmış .

’’Güzel kardeşim siz bu çamaşır suyunu bana verirken sordunuz mu? Oldum olası dezenfektan şeylere gıcığım vardır. Ben pislik severim. Annem zorlamasa senede bir gün yıkanmak isterim. Delinin bellediği gibi hep aynı kıyafetleri giyip ,yırtılmadan yada rengi iyice solmadan ondan vazgeçmem. Böyle temizlik malzemeleri benim bünyeye ters. Damalı damalı olurum işte böyle feleğiniz şaşar. Adam olun len! Sinirlendirmeyin beni’’ dedim. Daha sonra sidiğim kurusa , tek damla akmasa bile o mavi ilacı bir daha getirmediler.


 

                              Çalış çalış yıkan yıkan….bitmedi gittii       



BANYO YAPMA CEHENNEMİ BİTMEDİ GİTTİ
Sanki ‘’Öykk ne kadar da pismiş’’ dediğinizi duyar gibiyim. Yinede yargılamadan bir sorun ‘’Niye yıkanmayı sevmiyorsun?’’ diye.
Tamamen çocukluğumdaki banyo yapma travması yüzünden .Annem ilkokula başlamama rağmen hala bana bebek muamelesi yaptığı için her banyoda ‘’Sen beceremezsin,seni ben yıkıycam’’ diye tuttururdu.
Küvetin ortasına beni oturtur. O eşek kadar küveti asla doldurmaz, içinde plastik ördek ya da kağıt yelkenli ile oynamama izin vermezdi. Maazallah ya evde üşür , zaature olursam diye endişelenir,sabunu kafama vura vura , birde cehennem sıcağı suyu tepemden aşağı döke döke beni kırklardı.  O zamanlar ilk su sabunla sonraki su şampuanla yıkardık saçımızı. Kirli saç işte!  Hacı Şakir sabunuyla bile köpürmez.  Annem hırs yapardı.Belime kadar saçlarımı  balon balon köpürtücem diye kafa derimi soyar, beynimi ellemesine az kala su dökerdi.
En büyük sorun da o su dökmelerde   yaşanırdı. Uzun seneler ben her banyo yapışımda boğulma tehlikesi atlattım. Bilemezdim kafamdan köpüklü su akınca ağzımda mı burnumdan mı nefes alacağımı. Birde annem hamam tasıyla üst üste o kaynar suyu dökerse ruhumu teslim ettim edicem. O kadar mağdurum.
Sonra büyüdüm. Annemin elinden kurtulup kendim çok ılık suyla, asla sabunla kafamı yıkamadan, ağzımdan nefes almayı akıl ederek yıkanmaya başladım . Oda çok nadir.Bu yüzden sevmem ben yıkanmayı.

Bana inatmış gibi canını sevdiğiminin  hastanesinde her gün bir saat yıkıyorlar beni. Valla derim soyuldu,kılcal damarlarım gözüküyor. Allah sizi inandırsın o kadar temizim ömürlük gider  yani.

 
 
      


HEDEF TAHTASI YAPIP DUVARA DİKTİLER BENİ
      
  Hastanedeki yatağımın tam yanında yere kadar cam var. Karşımda muhteşem bir dağ . Üzeri tamamen çam ağacı dolu. Tepesinden durmadan uçaklar geçiyor, gökyüzüne yol çiziyorlar. Şimdiden memleketimi özledim. İçimde hep bir umut var. Bir gün oradan oraya buradan şuraya  sürüklenmelerimiz bitecek. Normal hayatımıza geri dönücez diye hayaller kuruyorum.
Burada benim için  her gün ayrı bir atraksiyon var.
Bir gün kapı açıldı . İçeri uzun ince bir sedyeyle  dört kişi girdi. Haydi bakalım yine gidiyoruz dedim. Hepsinin ellerinde lastikli kalın bandajlar var . Bir mumyalanmam kalmıştı onu da yapsınlar içlerinde kalmasın derken gerçekten bacaklarımı sargılarla sarmaya başladılar.
Bakın arkadaşlar çocuğu döversin döversin sonra da ‘’ Bu dayak arsızı oldu’’ dersiniz, çocugu ne kadar hırpalasanız da  kılı kıpırdamaz ya…  İşte ben de öyle oldum.
Durmadan bana bir şeyler yaptıkları için hiçbirşeyi sorgulamadan teslim olmayı öğrendim.Bana yapılan her müdahele de acayip acılar çekiyorum. Aslında bir süre sonra acı çekmeye de alıştım. Bıraktım kendimi bu delilerin  kollarına , bakalım bunun sonundan ne çıkaracaklar deyip beklemeye başladım.
Kollarım bacaklarım tamamen sarılı. Aldılar beni sedyenin üzerine . Yanlardan beni masaya bağlayacak  kemerler sarkıyormuş.Ayak bileklerimden, dizlerimden ,kalçalarımdan, göğsümden deli bağlar gibi bağladılar beni . Bu işte bir karışıklık var hadi hayırlısı derken o yatay sedye yavaş yavaş dikelip beni ayağa kalkıyormuşum gibi kaldırmaya başladı.
’’ Tamam kızım! Müslümansın ya, bu gevurlar sevmedi seni . Sirkteki hedef tahtaları gibi  sedyeyi  duvara dikip sağına soluna bıçak  atıp, kanını akıtacaklar senin .Son duanı et, kabullen ’’dedim.
Şimdi yalan söylemeyim tam niyetlerini bilmiyorum, öğrenmeye de zamanım olmadı.  Aylardır devamlı yatar pozisyonda olduğum için kan deveranım bozulmuş. Orama burama sardıkları bezlerde işe yaramadı . Ben daha ilk bıçağı yemeden kısa süreli bayılmışım.Gözümü açtığımda bu sefer beynimi yere bacaklarımı tepeye dikmişlerdi. Kendime gelince beni yine yatağa geri koydular.
Yüz ifadelerinden anladığım kadarıyla uzun havalarını kısa kesip, kıçım başım ayrı  tarafa bayılıp kaldığım için  , eğlenceleri yarım kalmış, bayağı hayal kırıklığına uğramışlardı.
Bir hafta boyunca her sabah bu ayağa dikme işini yaptılar.Bir hafta sonunda ben masaya bağlı, dimdik ayakta duruyor ve camın önünde dışarıyı seyrediyordum.

O gün dedim ki ‘’Deniz kızım burada iyi şeyler olacak. Sık biraz daha dişini’’

 

 

Nişanlı olan ortadaki afet  
  

 CÜCÜK OĞLANLARA PRENS MUAMELESİ
Pazar sabahı oldu. Bizim odadaki kızlarda bir telaş. Hepsi süslenip püsleniyor.Ziyaret günüymüş meğerse. Benim yanımda yatan kızın nişanlısı gelecekmiş.
 Şimdi bu memlekette durum şu ;
Şavaşlardan falan erkek nüfusu cok azmış. Her erkek bir buldumcukmuş. Kel , kör, kısa, ,fakir,cahil falan fark etmiyormuş. Yani burada erkek altından bile değerli bir konumdaymış.
 Neyse öğlen oldu kapı açıldı içeri bir oğlan girdi. Oğlan diyorum çünki daha erkek olmasına baya var gibi duruyor. Sübyancı mı lan bu kızlar derken adamın kavruk kalmış erkek olduğunu anladım. Geldi kızın yatagına oturdu. Kardesim bir anda bizim bütün koğuş cocugun önünde tanışmak için sıraya girdi. Bizim kız sanki Brat Pitt’i tanıstırıyormuş gibi kasıla kasıla kavruk oğlanı tanıstırıyor herkesle.Bir kıkırdamalar bir cilveler.
 Biz Turkiye de erkekten kaçıyoruz , metrekareye 10 tane düşüyor . Bunlar burada et bulmus aç kurtlar gibi sırada bekleşiyorlar. O an tiksindim hepsinden dermişim.
Bir saat sonra kavruk gitti ama muhabbeti bitmedi. Anlamıyorum ama herhalde bunun daha kavruk kardesi, dayı oğlu,arkadaşı, komşusu, çöpcüsü, manavı var mı diye arastırıyorlardı.Sonra bizim nişanlı kız yanıma geldi. Elini uzatıp bana yüzüğünü gösterdi. Tel maşa birsey. Kız bir seviyor teli, bir bakışı var inanamazsınız.

Kıza dedim ki’’ Bak kızım elin kavruk oğlanını bir bok zannediyorsun. Bizim orda bir delikanlılar var, dokunmaya kıyamazsın. Adamı kavonoza koy, ekmegini sür  ye. O derece yani. Bu işlere girdiler mi bir parmak kalınlığında alyans, kaşıkçı elması bürüklüğünde tek taş takarlar. Sen cok ucuza gitmişsin be gülüm’’ dedim ama o anlamadı tabi. Bana gülümseyip bide teşekkür edip gitti zavallı.Asla bu kadar kötü düşünmedim tabi. Allah bir yastıkta kocatsın. Pek de yakışıklıymış deyip gectim.

 

Aylar sonra yatağa veda suya merhaba         


    SUYLA MÜCADELEM BİTMEDİ GİTTİ

Hastanede ilk haftam gecti. Bir sabah yine odaya daldılar. Rakii elinde bir mayo ,birde üzerinde şişirme kelebekler olan olan  saç bonesi ile geldi. Artık bedenimi benden iyi tanıyor. Sağa sola döndürürken kıçım başım ne kadar nereye savruluyor hepsi kontrolünde. İki dakkada giydirdi mayoyu. Taktı kafama boneyi yatakla bindik asansöre gidiyoruz alamete. Kapılar acıldı icerde kocaman bir havuz.
Sıçtık dedim.Acaba dışardan başka gözle mi görüyorlar beni? Mark Spitz gibi rekora falan mı gitcem sanıyorlar. Kardesim sadece oynayan yerim kollarım ,geri kalan % 80 pert. Kaza günü yeterince su yutmamış bakalım daha ne kadar yutma kapasitesi var diye mi merak ediyorsunuz  demeye kalmadan boynuma bir simit gecirip attılar beni havuza. Allahım sana geliyorum dedim. Şişme simit dile gelip ‘’ben buradayım merak etme’’ dedi. Sadece kafam suyun dışında geri kalan yerler suyla dalgalanıyor.
Başladım cıbıldamaya. Bu boşluk hissi,ağırlığımın olmaması, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan tek basıma durabilmek çok iyi geldi bana.
Aradan gecti yarım saat hadi çıkıyoruz diyorlar. Bu seferde ben çıkmıyorum işte.”Ulen üç aydır sustalı maymun gibi  herkes ne derse onu yaptım. Artık benim dediğim olacak !”deyip ayağımı yere vurdum ki … İki dakka sonra havlulara sarınmış odamda yatıyordum.
Annemle babam hergün geliyorlar. Doktorum gelişmeleri anlatıyor babama. Hastanede İngilizce konusabilen tek kişi benim fizyoterapist kadın ve babam. Baska hiç kimse tek kelime bilmiyor.İnat etmişler bu Avrupalılar kimsede ikinci bir dil öğrenme eğilimi yok. Dilimi bilmiyorsan benle muhatap olma tavrındalar.

Neyse bizimkileri bu haftasonu trenle Moreu’nun merkezine gitmeleri için ikna ettim. Bana bakan var , biraz gezsinler,kafaları dağılsın istiyorum.  Öpüştük, koklaştık gittiler.

 
 

 

Hayat çok zor ama biz yinede şükür deyip gülüyoruz                         


 SAKALIM ÇIKTI TRAŞ OLDUM
Bu arada yavaş yavaş tekerlekli sandalyede oturmaya başladım. Beş dakikadan başladık ,yarım saate kadar çıktık .
Hastaneye berber geldi. Benim kafaya  acildeyken delgecle delik açmıslardı ya ondan önce belime kadar olan saclarımı makasla deli kafası gibi kesmişlerdi.
Her bir yerden uzun kısa saclar fıskırıyordu. Oturttular beni sandalyeye. Koydular berberin önüne. Adam saçlarımın tepesini üç numara yanları iki numara yapıp normal traşlı erkek kafası moduna soktu.  Sonra bu berber arkadaş sana favoride yapalım dedi ve elektrikli traş makinasını yanağımdan favorime doğru çekerken altından bir parlaklık, bir gün ışığı doğdu.
Oha! dedim. Benim sakallarım var.Kesilen yerin altından tenim gözüküyor, diğer taraflarda kıl  karanlığı.  Hastanede kortizon tedavisi görmekten kıl basmış her yerlerimi. Maymun kadar değil ama yeni yetme oğlanların dudaklarının üzerinde pis bir karaltı olur ya işte öyle kara kara tüycükler.
Güya annemle babam dönünce traş oldum diye sürpriz yapıcam ya. Mutasyona uğramış kıllı insan büzmesi olmuşum desem bayılıp kalıcaklar . Ondan korkuyorum.

Artık yemek saatlerinde sandalyeme oturtulup salonda herkesle yemek yiyorum. 
Burada küçük bir not düşmek istiyorum. 
Sizlere anlatıyorum ya . İlk defa kendim yemek yedim. İlk defa sandalyeye oturdum. Kendim yüzdüm.vs vs. diye. Bunları yapabilmenin mutluluğunu normal bir insanın anlamasının imkanı yok.
Böyle bir olay başınıza geldiği zaman hayat size iki yol gösteriyor.
Kabullen ve ölümü bekle.
Mücadele et ve yeniden başla.
Ben ikinciyi seçtim. Bebek gibi herşeye baştan başladım. Sevdiklerim için, beni sevenler için güçlü oldum. 
Bu kitabı bir başarı hikayesi olarak görmeyin. Her zor durumunuzda sizde ikinciyi seçin.

 

 

              Mucize gerçekleşti.Sonunda oturdum.
                   

  MİNNAK BİR AŞK HİKAYESİ
Bir cocuk var. Adı Chris . Ben onüç, oda onaltı yaşında falan. Esmer , güzel yüzlü,ufak tefek bir çocuk . O da tekerlekli sandalyede ama sandalyede öyle atraksiyonlar yapıyor ki . Tam fırlama herkes ona bayılıyor.
Yemekhanenin altında kantin var. Ben camdan bakarken kantinin önündeki yokuşta gösteriler yapıyor bana. Bende gülümsüyorum. Bir gün kucağında bir paket yanıma geldi. İlk çag dili konusuyoruz . Yamuk yumuk ellerimizle birbirimize hareketlerle derdimizi anlatıyoruz. Bana bir hediye almış. Kucağıma koydu ve döndü gitti. Zar zor açtım paketi. İçinden bir karış uzunluğunda tombik, kara, düğme gözlü bir ayıcık çıktı. Çok güzel gülüyor. 
Kendim kendime dedim ki ‘’ Kızım çarpılmadık yerin kalmadı ama hala bir giderin var demek ki . Şu  metrekareye yüz kızın düştüğü ,sakat sukat olsa da erkek diye kapılarında sürünen kızların arasında bile bu çocuk sana kur yapıyor .’’diye sevindim. Daha sonra ne mi oldu? Chris ‘e çok teşekkur ettim. Birde yanağından öptüm. O kadar utanıp kızardı ki sonra çocuk ortadan kayboldu. Bir dahada görmedim.
             
  SELAMÜNALEYKÜM NOEL BABA
Hastanede yılbaşı kutlamaları varmış. Noel zamanları işte. Bir gün koğuşa dev gibi bir rahip geldi. Adam zaten çok uzun kafasındaki kırmızı işlemeli kukuleta ondan uzun. Elinde süslü püslü bir ucu haçlı bir asa, üzerinde bol işlemeli bir kaftan.O kadar gösterişli ki adamın azametinden  kendini kaybedip  töbe estafururllah din değiştiresin gelir.
Ayak ucuma geldi  dikildi. Bana gülümseyip birşeyler söylüyor. İçimden diyorum ki şimdi’’ Allahu ekber Allahu ekber’’ diye ezan okumaya başlasam ,adam cüppeyi atıp ALLAH  diye bağırıp Müslüman olur mu acaba?  ya da ters teper  korkup  asasını yere vururda benim yatagı ortadan ikiye ayırır mı diye tırstım sesimi kestim.Yanıma geldi. Kelimi oksadı sonra kucağıma kocaman kırmızı bir torba koyup gitti.

Yatağı yükseltip hafif oturdum. Torbayı açtım. Bir çocuğa yapılabilecek en güzel yılbaşı hediyesi. Koca bir torba şeker, sakız, çikolata, bisküviler,heykelden şekerlemeler,kuru yemiş, kırmızı elma. Ucun ucun başladım yemeye. Zaten sonraki günlerde arkası kesilmedi . Her odaya gelen kucağıma bir torba bıraktı gitti.Bende geberene kadar yedim.

 

             Aklım fikrim fırlamalıkta😄

DİL BİLİMCİ NOEL BABA DİLLENDİRDİ BENİ
Bir sonraki gün odaya gerçek Noel Baba geldi. Öyle kıyafeti falan yok. Üzerinde beyaz bir önlük ,altında pantalon. Sanki filmlerdeki Noel baba kafasını kopartıp adamın başına dikmişler gibi.
Kar gibi saçlar, sakallar, tertemiz pembe bir yüz, yuvarlak gözlükler,çok mutlu bir gülümseme. Yok artık derken yanıma geldi açtı sözlüğü. Önce ‘’Öğretmen’’ sonra ‘’ Almanca’’ kelimelerini gösterdi. Meğerse  hastanedeki yabancı hastalara Almanca öğretiyormuş bizim Noel amca.

Pek bir sevindim, bari oyalanacak birşey oldu diye. Bana çeşit çeşit resimler gösteriyor. Masa, sandalye, balon, kedi vs. Altında yazan Almanca isimleri ezberliyorsun.Allah sizi inandırsın  bir ayda üç Almanca çocuk şarkısı, baya derdimi anlatacak kadar da kelime öğrendim. Bu arada adam bana hangi kelimeyi öğretse bende ona Türkçesini zorla öğretiyorum. Ben senin kaba ,boktan dilini öğreniyorsam sende benimkini öğrenicen işte diye adamın kafasını yiyorum.   Biz döndükten aylar sonra Türkiye ye bizi ziyarete geldi. Türkçe derdini anlatmakta hiç zorlanmıyordu. Ben size o kadar deyim.

 

      Akran oda arkadaşlarım ✔


  YA OSURUK YA HORULTU, GEL DE UYU
Bir ara benim odamı değiştirdiler. Hastanenin başka bir bölümüne götürüldüm.Burda sosyal aktiviteler falan var. Terapi odası var. Ev gibi döşemişler. İstersen mutfağa girip birşey pişiriyorsun. İstersen ordaki ıvır zıvırdan faaliyet yapıyorsun. Falan  filan.Buraya kadar çok güzel.
Sorun yeni odamı iki yaşlı teyzeyle paylaşıyor olmam. Biri sırık gibi 55 yaşlarında, diğeri top gibi altmış beş yaşlarında.
Tüm gün öyle böyle geçti. Odada televizyon var. Haberleri falan seyrediyorlar. Arasıra benim içinde bir çocuk programı var onu açıyorlar.
İkiside gözleri açıkken çok iyi insanlar. Ne zamanki uyuyorlar o iki kadının yerine birer kurt gelip yatağa giriyor.Uyumuyorlar uluyorlar.Öylede senkronize hareket ediyorlar ki hiç boşluk vermeden biri bitiyor diğeri horlamaya başlıyor. Sabah oldu. Bir damla uyumamışım, perişanım. Uzun olan uyandı. Odadaki lavabonun başına geçti. Çıkarttı traş köpüğünü sürdü yüzüne. Aldı eline jileti bir güzel traş oldu. Meğerse kocası gelecekmiş ona hazırlanıyormuş. Birde aftershave üzerine makyaj yaptı. Bende devreler yandı.
Top gibi olan diğer kadın girdi tuvalate nasıl osuruyor, dedim ki bu kadın o kadar gazı çıkardıktan sonra kesin incecik dönecek odaya.Kadın şişman değil gazlıymış. Bunlar ne zaman odadan çıktılar ,acil butonuna bir basışım var. İki hemşire birden geldi odaya. Bir yandan ağlıyorum bir yandan elimde sözlük ‘’osuruk’’ ‘’horlama’’ kelimelerini gösteriyorum. İnsafsızlar bir hafta daha tuttular beni o odada. Bu arada traşlı teyze üç gün sonra taburcu oldu. Biz osurukluyla kaldık. Sonra başka bir oda açıldı da beni ordan aldılar.
Avusturya’daki hastanede kırkbeş gün kaldık. Hergün fizyoterapi,yüzme,eğitim falan derken yatarak geldiğim hastaneden oturarak beni çıkartmayı başardılar.
Türkiye’de ömür boyu yatalak kalıcak. Alıştırın kendinizi demişlerdi. Oturmak benim büyük zaferim oldu.

Normal hayatta kullanmam için içine çatal kaşık yerlestirilen aparatlar, arabaya gecmek için araya konacak kaydırak plakalar, kremler, ilaçlar,benim bedenime göre yapılmış tekerlekli sandalyemle birlikte  bizi paket edip taksiye koydular. Morau’daki tren istasyonuna geldik. Artık normal giysiler giyiyorum ve annem babamla trenle Viyana’ya gidiyoruz.

 

 

 

                Dönüş öncesi Viyana kuşatması yaptık                     

VAY ANASINA VİYANA

Bu memlekette hersey engelliler için . Şöyle diyeyim sağlam adamlar daha zor yaşıyorlar. Hiç sıkıntı yok. Heryer dümdüz ve size sonsuz ihtimam gösteriyorlar. Kısaca sokakta hiç sıkıntı yok ama olaya insanların zeka düzeyi olarak bakarsanız sıkıntı büyük.
Viyana’dayız. Otelimize geldik, odamıza yerleştik. Kocaman bir oda ,tuvaleti engelliler için hazırlanmış ama onu kullanıcak adam ben değilim. Daha kendi başıma hiçbirsey yapamıyorum. Herseyime annem yardım ediyor. Beni oturtmayı, kaldırmayı, yatırmayı öğrendi. Annem yanımda olmazsa hiçbirsey yapamıyorum.
Akşam oldu ,otelin lokantasına indik . Çok uzun bir zaman sonra annemle babamla ilk defa bir sofraya oturup yemek yiycez. Mutluyuz ama içimizde baş etmeye çalıştığımız çok büyük bir hüzün var.Herşey normalmiş gibi sohbet ediyoruz. Annemle babamın aklındaki tek düsünce ‘’ Cok sükür yaşıyor’’ .Bense tüm arbedeleri atlattıktan sonra benden geriye kalan seyi  kabul etmeye çalısıyorum.
Bugüne kadar tutunduğum tek düşünce’’  başıma birsey geldi ama bir sürü tedavi olucam, dişimi sıkıcam ve hersey yeniden eski haline dönecek ‘’umuduydu. Suanda  ise geriye dönen tek sey masada çatal tutabilmek için savaş veren bir beden ve zehir gibi çalışan bir beyin.
Çocuğum, çok küçüğüm bu kadar derin mevzulara aklım ermiyor. Doğduğum günden beri hastanelerden, doktorlardan çıkamamıştım. Bademcik ameliyatından sonra tam beş sene gercek bir cocuk olup koşmuş, oynamış,istediklerimi yapabilme özgürlüğüne kavuşmuştum.O kadar cok hayalim , enerjim,isteklerim vardı ki.
Şimdi ne olacaktı? Nerden başlıyacaktım ya da başlamalımıydım?
Biran önce ülkeme dönmek istiyorum ama uçak biletimiz iki gün sonra. Bu arada Viyana’yı gezicez. Annem beni öyle bir giydiriyor ki ,buz dolabına koyup yarım saat unutsanız bana soğuk  işlemez o durumdayım. Arada yağmur çiseliyor. Kukuletalı çadır şeklinde bir yağmurluk aldılar . Tüm montlarin üstüne onu da geçirdiler mi top gibi yusyuvarlak oluyorum. Altta sadece tekerlekler var, itiliyor durumundayım. Başladık memleketi gezmeye. Heryer  kilise,heykel ve punkçı genç kaynıyor. Renkli saçlar, çivili montlar, zibidi zibidi oglanlar. Bakılası değil.

Pasta yiyelim dedik,kek üzeri vıcık krema midemiz bulandı, turşu sekerli, et yemekleri ballı soslu,heryer domuz ayağı, bacağı agza atılacak sey yok. Herşey şekerli ve lezzetsiz.Gözümde memleketimin simiti, lahmacunu, ızgara etleri dönüyor.

 

 

 

Aylar sonra sokağa çıkabildim, keyfime diyecek yok


 KURBAN OLSUNLAR HER YERİ BOZUK MEMLEKETİMİN TAŞINA TOPRAĞINA

Sonunda havaalanındayız . Uçağımızı bekliyoruz. Bir hostes geldi aldı bizi kapılardan geçire geçire hiçbir yere uğramadan uçaga sokup,koltugumuza yerlestirdi . Herşey süper gidiyor diye seviniyoruz. İstanbul’ a geldiğimizde sevincimizi yuttuk,boğazımızda kaldı.
Ben uçakta kaldım, beni indiremiyorlar. Çırpınıyorum indirin beni taşını toprağını öpeyim memleketimin diyorum. Tepemdeki görevli “sakat sandalyesinin kemerleri kopuk bacım, az bir ayağa kalksan’”diyor.
Şimdi bizim memlekette durum şu; Ölmek üzere olsan bile ” az bir dişini sıksan”. Yürüyemiyorsan “az bi gayret,ayağa kalksan”. Konuşamıyorsan “az bir hecelesen”. Acı çekiyorsan’’ az bi bağırmasan”   Hep çaba senden beklenir.Sen naz yapıyorsun da ne var azıcık yapsan fikri hep vardır.
İnce uzun,sırtı dimdik,suni deri kaplı, kaygan  bir sandalye getirdiler. Uçaktaki iki koltuk arasındaki koridora rahatlıkla sığıyor.  Hani ben zayıfım ama benim bile kıçımın bir lopu ancak oturur.  O kadar dar deyim size. 
‘’Hadi buna otur ama kemerler kopuk seni bağlıyamıycaz. O yüzden sıkı tutun. Seni dimdik uçak merdivenlerinden bunla indiricez ‘’dediler. Lafın kısası dört aydır seni yaşatmak için uğraşmıslar, biz senin işini burada beş dakikada bitiricez. Son duanı et dediler.
Sizleri daha fazla germeden anlatayım. Onların dediği oldu . Annemim “sıkı tutun” çığlıkları, adamların “yenge korkma birşey olmaz’’ nidalarıyla yere ayağımız bastı. Sonunda ben yeri öptüğüme değil ,öpmediğime sevinir oldum.

Havaalanından içeri girdik. Bizimkiler gelmiş, sarmaş dolaş olduk. Bindik arabamıza eve geldik . Biz üçüncü katta oturuyoruz ve çok başarılı bir şekilde eve çıkarttılar beni. 
Şükürler olsun evimdeyim.Herkes bizde. Mutlu gözükmeye  çalışıyorlar ama ben gözlerindeki  hüznü görüyorum. Hepsi “Allah bize bağışladı” diye seviniyor. Bense elimde benden ne kaldı ? Onu anlamaya çalışıyorum.

Yorumlar

Bir yorum bırak

E-mail adresin paylaşılmayacak, gerekli alanlar * ile işaretli

Diğer Bölümler