Ah Makus Kaderim 6. Bölüm

       

 

 

                                KIZ VERMEK ZOR İŞMİŞ BİRADER!

Evimizde büyük telaşlar var. Büyük ablam nişanlandı. Yazlıktan komşumuz bir ailenin oğluyla.

İzninizle burada minik bir geri dönüş yapıcam.Bizim site aile gibi herkes birbirinin kardeşi, akrabası gibi diyordum ya. Meğerse ben öyle sanıyormuşum. Milletin birbirinde gözü varmış. O kadar çok komşu oğlu  komşu kızıyla evlendi ki inanamazsınız. Aile dediğimiz yerde kocaman bir sülale olduk.

Neyse ablam çok güzel bir kız. Sarışın , mavi gözlü,uzun boylu. Talibi de cok. Sadece okula gitmek için sokağa çıkan bir kızın bu kadar çok istenmesi de bir gariptir doğrusu. Nerden gördün kızı kardesim? Huyu suyu nedir?  Ya içinde bir canavar besliyorsa. Hiç mi korkmuyorsun be çocuğum ?diye sormak lazım.

Bizim dönemimizde flörtle evlenmek out, görücü usulüyle evlenmek in ‘di. Herkes bir arabuluculuk misyonu yüklenmişti. Kim bekarsa ona eş bulmak en kutsal görevdi. Bu işler genelde kadın günlerinde yapılırdı. Allah sizi inandırsın sokakta kız görüp evine kadar takip eden kadınları biliyorum ben.

O yaz çok zengin ama cücük bir oğlan taktı kafayı ablama .Evlenmek istiyor. Gazetede çocuğun  resmini gördük. Size şu kadar söyleyim; Anneleri çok aklıbaşında  bir hanım olmasa kesin bu oğlanı bir zamanla bizi yöneten Allah rahmet eylesin ünlü bir siyasetçiden yapmış derim . O kadar benziyor yani. Kısa boylu, fırça saçlı, tombul,kara. Top gibi birşey işte.

Tüm yaz analı kızlı evimizi ablukaya aldılar. Babam yaka silkti çocuğun babasından. Annem çay sofrası kurup ağırlamaktan , babam iş yerinde bile ısrarcı babaya yakalanmaktan bıktı usandı. Çok şükür ablam son noktayı koydu.”Kimseleri istemem, benim gönlüm başkasında ” dedi. Biz de bir rahat ettik.

Bizim enişte çok uzun boylu , yakışıklı, kirli sakallı, pembe temiz yüzlü bir adam. Bizim aile uzun boylu diye hepimizde de bi uzun boy takıntısı var. İşte bu çocuk tam ablamlık kule gibi maşallah. Aynı siteden ablamın kız arkadaşının abisi.

Akşamları tüm site diskoya gidiyoruz. Ben tekerlekli sandalyedeyim ama discolardan çıkmıyorum. Millet pistte ,ben sandalyemde tepiniyorum.

Yol boyu bizim akıllı enişte ‘’Ben Deniz’i iterim’’ bahanesiyle ablam hakkında ağzımdan laf alıyor. Bende seve seve anlatıyorum. İşte ” Neyi severmiş? Nerelere gidermiş? vs.vs. Bu kadarla kalsa iyi .Eve gelince bu sefer ablam beni ablukaya alıyor. Soru üstüne soru. ”Ne dedi? Beni sordu mu? Şuna ne dedi? Buna ne dedi?”  Öff ! bi gidin ya diycem .Hayırlı bir iş diyemiyorum. İstiyorum da olsun.

Benim ablam o yaşa kadar kimselere bakmadı, kimselerle de çıkmadı. Bir acayipti yani. Kitap okur, örgü örerdi. Bir tek bu adam için heyecan yaptı. Onun için süslendi püslendi. Kozasından çıkmış kelebek gibi bir güzelleşti sormayın. Bende elimden geleni yaptım. Çok pis laf taşıdım.

Sonuçta bizim kız üniversiteyi falan askıya aldı.Çok aşık oldu. Ben bu çocuğa varacam dedi. Babam aşk adamıdır. Seviyorum dedin mi gerisini sormaz. Bizimkilerde al bakalım sevdiğini deyince kızımızı verdik gitti.

Hemen evlenemediler . Enişte altı ay askere gitti. Ablam asker yolu gözleyip, nişanlısına kazaklar ördü.

Bir süre sonra bizim damat dağıtım iznine geldi. Daha doğrusu adamın biri geldi . Yani uzun zamandır tanımasak bizim enişteyi valla eve almıycaz.O kadar başkalaşıma uğramış.

O dağ gibi adam gitmiş, yerine kılçığı kalmış zargana balığı gelmiş. Kulaklar yanmaktan morarmış , derileri soyulmuş. Kafa ve kollar  gündüz feneri, kapkara olmuşlar. Caanım yakışıklı adamı dört yüz derece fırında alt üst fan konumunda  bir saat kızartıp öyle yollamışlar bize geri.

O gün anladım ki ablam bu delikanlıyı çok seviyor. Asker ocağı bizim enişteye yapmadığı zulmü bırakmamış, bizim kız hala baygın baygın nişanlısına bakıp ,elini tutuyor.

O kış evlendiler. Düğünler, dernekler, kınalar, bohçalar, geller, gitler, havada uçuşan donlar, gömlekler, gelinlikler, terlikler.

Acemiyizde. Bizim sülaledeki ilk torun evleniyor. Herşey tam olsun istiyoruz.

Sağolsun benim ablam onun kılı bunun tüyü pek bi detaycıdır. Nerde olmayan birşey varsa onu kafaya takıp ister. Ana kız çarşı pazar ayakları patlıyor gezmekten . Sonuçta istediğini bulamıyor tabi. İşte o zaman problem büyük. Ablam hiçbir alternatife “he” demiyor. Aradığı da öyle pahalı falan bir şey değil. Elinde tuttuğu bir incinin tam renginde kumaş arıyor mesela. Annem yollarda sinirden bir tam ekmeği koparıp koparıp bitiriyor, ablam arkada tırnaklarını kökten yiyor.

Sonunda gün geldi evlendiler.

Düğün salonuna gittik.Kocaman ,ünlü bir yer. O kadar çok davetli var ki ,masalar full dolu. O zamanlar saten kumaş modası var. Herkes saten giymiş rengarenk neon gibi parlıyoruz. Modada kokoşluğun tavan yaptığı bir dönem. Ne ararsan var. Dantel eldivenler, şapkalar, tüller, çiçekler, böcekler, file çoraplar, parlak parlak ayakkabılar, en bi yüksek topuklar, eşek kadar vatkalar, tiftiklenmiş saçlar, rengarenk makyajlar. Şöyle bir aile resmi çektirsek ,bunlar çingene mi dersin o kadara kadar renkliyiz yani.

O zaman modaydı işte.O günlerde  davetlileri gören  herkes ne şık bir düğündü der. Siz bugün düşer bayılırsınız.

O zaman ki düğünlerde her türlü atraksiyon var. Orkestra önce düğün marşı sonra comparsita çalıyoŕ. Gelin damat ortada sallanıyor. Takı merasimi bitmez tükenmez ama çok karlı bir çile. Sonra sazlar çalıyor . En son dansöz çıkıp göbekler atıldı mı , herkes karnı tok sırtı pek  evine dönüyordu.

O düğünün en güzeli gelindi. Ablam diye demiyorum. Kız sanki geleceği görmüş gibi bir gelinlik diktirdi. Bugün bile giyseniz zamana uyarsınız.Su gibiydi maşallah.

Kızı verdik derdimiz bitmedi. Anamın ağlamaktan içi dışına çıktı. Babam ‘’Kız vermek zor işmiş’’ deyip anamı teselli etti. Ece’yle bende çok üzülüp  Nüket’in yatağını odadan attık.

Esoşum

 

 

                                                                                                 BİLİRSİN KÖPEK BENİ YEDİ!

Öyle böyle lisede bitti. Biz bu arada Yeşilyurt’ta düzayak bahçe katında bir ev aldık.Oraya taşındık. Apartmanda tüm girişi katı sadece bize ait.

Ece’yle gece gündüz,kar kış demeden sokaklardayız.Tüm sokaklar benim için yapılmış sanki. Her yer dümdüz. Sahil çok güzel. Bahçelievler’in deli trafiğinden sonra burası cennet. İki sokak ötemizde ortaokulda yanıma koydukları arkadaşım Esra oturuyor. Hiç dostluğumuz bitmedi.Kardeş gibiyiz.

Esra benden bir yaş küçük. Üniversiteye hazırlanıyor. Ben liseden sonra bir sene dinlenicem deyip bizimkilere kabul ettirdim. Üniversite derdim yok.

Her gün bize uğruyor yada beni alıyor dışarı parka gidip  birşeyler yiyor, dedikodu yapıyoruz.

Esra, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazandı. O sene ailesi ona hediye araba aldı. Koyu gri metalik bir cip. Tam genç işi. Bayıldık. O günden sonra bizim maceralarımız da başladı.

Yeni ehliyeti var.Acemi,. Yanında biri olsun diye beni de alıp tur atmaya çıkıyoruz. Hani birşey olsa ben duruma el koyup problemi halledicem ya. Nedendir bilinmez tüm tanıdıklarımdan kim yeni ehliyet aldıysa acemiliklerini yanlarında ben varken atlattılar. Benim neyime güveniyorlarsa artık .

Neyse önce Yeşilyurt ,Yeşilköy’den başladık turlamaya, bir hafta sonra Florya’ya kaydık, iki hafta sonra Bebek’teydik.

Yemeklere gidiyoruz. Beni indirip bindirmeyi çok iyi öğrendi. Bende baya ilerledim,kendi işlerimi kendim görüyorum artık. Kendim yatıp kendim kalkıyorum, giyinebiliyorum,makyajımı yapıyorum, kendi yiyeceğimi ısıtabiliyorum. Akşamları bizimkilere kek bile yapıyorum. Çok ama çok çalıştım sonunda başardım. Artık  kimse olmadan kendime bakabiliyorum.

Esra’ yla cok güzel geziyoruz ama büyük bir sıkıntımız var. Acayip köpeklerden korkuyor. Yanında olmasına gerek yok sokağın en dibinde leblebi kadar görünse bile bizim ki zannediyor ki köpek geldi kıçını ısırdı. Birşeyden ne kadar  korkarsan hep gelir seni bulurmuş ya bu yüzden başımıza gelmedik kalmadı.

Bir gün Esra beni arabadan indiriyor. Onların evine gidicez. Ben arabadan sandalyeme oturdum, o arabayla aramdaki geçiş tabelasını çekti ve birden ortadan kayboldu. Bir baktım arabanın içine binmiş, kapıları kilitlemiş oturuyor. Ben dışarıdayım.’’ Ne oldu kızım ?’’ diyorum ses yok . Sonunda camı 1 cm kadar açtı, ağzını cama dayayıp titrek sesle  ”Köpek”dedi. Bu arada devamlı ”Çok özür dilerim Deniz” deyip duruyor. Etrafıma bakındım biraz ilerde bir sokak köpeği var. İri yarı bir şey ama dünyayla alakası yok. Kaşınıp duruyor. Bizimkinin kendisinden bu kadar korktuğunu bilse  ”vay be ben neymişim” diycek o denli uyuz yani.

Bir onbeş dakika ben dışarıda o içerde köpeğin gitmesini bekledik . Eve girebildik ama Allah’ın tokadı yok sonra ona beş beterini yaptı . Nihayetinde de Esra’nın köpek fobisi geçti zaten.

Kuzenim Serdar’la bir aksam Esra’yı evden alıp gezmeye gidicez. Arabayı çektik evlerinin önüne bekliyoruz. Bizimki ince çoraplar, şık şıkırdam indi aşağıya. Tam arka kapıyı açacak ben bir çığlık duydum . Esra arabanın arkasına koştu ve bir anda yok oldu. Arabanın yanından abartmıyorum dört beş tane irili ufaklı sokak köpeği koşarak geçti . Sokağın sonunda gözden kayboldular.

Esra yok. Ben zannettim koşa koşa sokağa kaçtı. Serdar arabadan çıktı etrafa  bakıyor. Sonra araba arka bagaj kısmından sarsılmaya başladı. Önce bizim kızın bir elini gördüm sonra arabaya tutuna tutuna kalkan kendini.

Meğerse bizim kız köpekleri görünce kendini arabanın diğer tarafına atayım derken bagajın orda yere düşmüş. Tüm sokak köpekleri de bunun üzerine basa basa geçip gitmişler. Bir kalktı iki dakika önceki Esra’dan eser yok. ‘’ Üstüme bastılar, üstüme bastılar!! ‘’ deyip duruyor. Perişan halde, toz toprak, çoraplar yırtık. Sakinleştirdik . O evine döndü. Bizde eve gelip sakinleşene kadar katıla katıla güldük.

                                                   Yorgo Baba ve Cristina Anne

                     ALLAH GÜNAHLARIMI AFFETSİN  BENİM  İKONALARA TAPTILAR

Bir sene okumaya ara verdiğim dönem ikona yapmayı öğrendim. Hristiyanların evlerinde ve kiliselerinde bulunan tahta üzerine İsa ; Meryem ve Havari resimleri var ya işte onlardan.

Babamın Kapalıçarşı’da çok eski zamanlardan  sevdiği, kendisinden yaşça bayağı büyük bir dostu varmış. Karı koca kökleri Yunan ama Türkiye ‘de doğup büyümüşler. O vakte kadar hiç Yunanistan’a gitmemişler.

Bizim memleket bir dönem tüm Yunanlıları tek bir bavul eşya almak şartıyla sınırdışı etmiş. Onlarda o dönem tüm mal ve mülklerini burada bırakıp gitmek zorunda kalmışlar. 20 seneye yakın korkudan bir daha geri gelememişler. Babam da zor durumda kalmasınlar diye buradaki tüm mallarının kiralarını onlara yolayıp, vergilerini ödemiş.

Yirmi sene sonra babamın ‘’Korkmayın gelin, ben sizi ağırlıycam” sözüyle Türkiye’ye bize geliyorlar.

Ben ilk defa görücem. Bizimkiler havaalanından  karşılayıp, eve geldiler. Amanınn iki tonton yaşlı. Yaşlı demişsem yaşları var ama adam takım elbiseli bıçkın delikanlı havalarında, hanımı krepe saçlı, inci küpeli, renkli döpiyesli, fuşya pembe rujlu bir kokoş.

Adamın adı Yorgo hanımının Christina. Çocukları yok. Süperler. Bir söyleyip, beş gülüyorlar. Simit kokluyorlar, çayı ağızlarında döndürüp yutuyorlar,  Türk kahvesi, fıstıklı baklava, boğazda balık… çocukluklarında gördükleri her şeye hasretler. Annemle babam her yere götürüyor onları. Ağlaya ağlaya geziyorlar.

Bir sabah Yorgo amca yanıma geldi. ‘’Sen benimde kızımsın. Ben gerçek ikonalar yapıp satıyorum. Sana da öğretmemi istermisin? Ama bu formulü başka kimseye öğretmiyceksin ‘’dedi.

Eski tahtalar, altın varaklar, boyalar, fırçalar alındı. Oturduk beraber bana ikona yapımının tüm inceliklerini öğretti. O  bir sene ben bir sürü ikona yaptım. Turistik bir firmaya satıp bir sürüde para kazandım. Yorgo baba sayesinde birşey üretip ,kazanca döndürmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim.

Sonraki her sene bize geldiler. Çok eğlendik.

Yıllar sonra ikisinide  kaybetmek bize çok zor geldi. Mekanları cennet olsun.

          SOSYAL OLMAZSAM DURAMAM

Aynı sene bizim buradaki  derneğine taktım kafayı. İkona yapmadığım zamanlarda dernek binasına gidip ,oradaki gönüllülerle birlikte hasta çocuklara yardım edip, onları eğlendiriyorum. Kendim çok sağlamım ya ,maşallah herkeslere de yetiyorum.

Aslında durum söyle; Buradaki hasta çocuklar en fazla onaltı yaşına kadar yaşayabiliyor. Hepsi çok küçük . Benim ilgilendiklerim sekiz –on iki yaş arası. Zar zor yürüyorlar . Bazıları sandalyede, kasları eridiği için hareket kabiliyetleri azalıyor. Birçok insan” Bu çocuklar ölecek ben dayanamam’’ diye gelmek istemiyor. Oysa hayat kısa bile olsa içine neler sığdırılmaz ki. Haftada iki gün gidiyorum. Oyunlar oynuyoruz. Yamuk yumuk ellerimle onlara yemek yediriyorum, kitap okuyoruz. Her hafta aralarından biri hastalanıyor ama biz kalanlarla da güzel vakit geçirmeye çalışıyoruz. Hayatımda ilk defa bir işe yaradığını hissediyorum. Hepsini o kadar çok seviyorum ki yaz kış farketmiyor, gidiyorum.

Sonra çok sıcak bir yaz günü, vaktinde yiyemediğim  etli bir sandiviçten dolayı zehirlendim.

Dernek çıkışı babam beni aldı ,yazlığa döndük. Ben o kadar hastalandım ki ne serumlar işe yaradı ne ilaçlar. On beş gün karanlık odalarda yattım. Nefes alacak halim kalmadı. İyice toparlanmam bir ayımı aldı. Sonra benim çocuklarımın artık gelemediklerini öğrendim. Bizimkiler bir daha da derneğe yollamadılar beni zaten. Önce sen kendi kıçını topla dediler. 

 

                         Ayağı alçıda öğrenci soruları masada cevapladı

                                İŞLETMECİ OLDUM EZELDEN KAP GEL DEFTERİ TEZ ELDEN

Üniversite imtihanı zamanı geldi. Zaten iki seceneğim var. O zaman normal üniversitelerde devam mecburiyeti olduğundan her derse girmek lazım . Hiçbir üniversitenin binası bana uygun değil.

Ya Açıköğretim işletme yada iktisata giricem. Aldık engelli raporumuzu düz ayak bir okulda girdik sınava. Sınavdan 15 gün önce ben sandalyemden kayıp ayağımı kırmıştım. Ayağımda koca bir alçı ,okulda bir sürü gazeteci. Gördüler beni kapıda geldiler yanıma.  Güzel giyinmişim, güzel de kızım görsen sakat demezsin. Onlarda demedi zaten. Soktular beni bir odaya, koydular önüme bir kağıt ,verdiler elime bir kalem. İmtihandaymışım gibi çektilerde çektiler.

Ertesi gün Hürriyet Gazetesinin beşinci sayfasında benim resmimin altında’’Ayağı alçıda öğrenci soruları masada cevapladı’’ diye yazmışlar. Alçıda olmasa nerede cevaplıyacaktım acaba? Ya da alçının sıra ve ya masa ayrımı yapmasına gerek var mı? İkisininde altına uzatır ayağını oturursun işte.

Lan oğlum demedim mi ben size ayak bahane gerisi toptan gidik diye. Hadi onu bırak boynumdaki eşek kadar yarayı ,ellerimdeki nadide kıvrık parmaklarıda mı görmediniz?

Allah sizi inandırsın o günden sonra gazetelerde yazan her haberi acaba mı diye şüphe duyarak okumuşumdur.

OKUMIYCAM DİYE DİYE ÜNİVERSİTEYİ BULDUM

Neyse babalar gibi birinci tercihimi kazandım. Okula kayıt yaptırdık. Kitaplarımızı aldık. Evdeki kütüphaneye kule gibi dizdik.

Evde okuycaz ya “Televizyonda dersleri veriyorlar “dediler. Dersler sabahın körü beş de başlıyor yediye kadar. Her sabah saati kurup o saatte dikilip elimde kitap ‘’Matematiğe Giriş,İşletme ve İktisat, Hukuk’’ dersleri çalısıyorum. Kıçım donuyor. O saatte kaloriferler yanmıyor. Ev soğuk. Ayağımda battaniye, sırtımda hırka, karşımda töbe estafurullah sabahın o saatinde bakılamıyacak kadar yaşlı, nemrut suratlar.

Kısaca ben böyle her sabah kalkıp  bir iki ay kadar ders çalıştım. Bir öğlen bir şey oldu. Televizyonu bir açtım, bizim sabah ki hoca aynı dersi yeniden anlatıyor. Meğerse bu şeyini şey ettiğimin dersleri gün içinde sabah beş, öğlen oniki, aksam üç de tekrar veriliyormuş. Ben gerizekalı aylarca her sabah uyanıp, donmakla kalmadım, birde TRT ye dünya kadar sövdüm saydım. Günahlarını almışım. Allah beni affetsin.

Sonraki günler fark ettim ki televizyondaki hocalarda kitabı birebir okuyup ekstra birşey söylemiyorlar. Toptan seyretmeyi bıraktım.

                                                           

                İlk göz ağrısı Cansu bebek

SİZ DE HİÇ SAKATA BENZEMİYORSUNUZ!

 

Bu arada bir yeğenim oldu. Adı Cansu. Şeftali gibi bir kız. Anası hamileliği sırasında bir şeftali ağacını  yedi. Ağaç kurudu bizim kız doğurdu.Uzun boylu,kel ,yeni doğmamışta ,birkaç kitap hatmetmiş gibi cin bakışlı, süper birşey.

Hastaneye ablamı ziyarete gittik. Ben sandalyemin üstünde ablamın yatağının yanında duruyorum. Beş dakika durup çıkıcaz.

Odaya bir hemşire geldi. Ablamı kontrol etti sonra bana döndü. Elini sırtıma koyup “Hadi kalk ” dedi. “Nereye?” diye abuk bir soru çıktı ağzımdan. Hani kalkıyorum da sen bir yer göster oraya kalkayım bari gibisinden. Kadın biraz daha geniş  sırtımı sıvazlayıp “Sandalyeyi alıcam” dedi. Bende jeton düştü. “Yok hanım abla o benim sandalye, Avrupa, özel yapım, dünya para, sizin hastanenin kıçı kırık sandalyelerinizden değil ” diycem  odadaki herkes  bir ağızdan ‘’ O sandalye onun’’ diye bağırıştılar. Kadın utandı sıkıldı kızardı. ” Bizim sandım, sizde hiç sakata benzemiyorsunuz’’ diye kem küm ederken “iyi bir  sıçtım bir de üzerine sıvayayım “dedi gitti.

Sonraki günler sandalyemin tüm sırtını rengarenk yaka rozetleri, yanar dönerli çıkartmalarla tam Alamancı arabası gibi süsleyip ,tamda ortasına koca bir nazarlık çıkartması yapıştırdım. Nazar falan değmesin diye.

                     

 CASSU CASSU LAY LAY LOM

Cansu’ lu günler çok güzel. Çocuk buldumcuk oldu, kapkapanın elinde kalıyor.

Ablamla ,eniştem bize geliyorlar. Alıyoruz çocuğu ellerinden. Ne anası gelmiş, ne babası gelmiş. Kimsenin umurunda değil. Toplaşıyoruz yavrumun başına ,dünyanın en ilginç şeyine bakıyor gibi orasına bak ne şirin, şurasına bak ne komik, dişi de yok bu  nine, saçı da yok kel mi kalıcak ne diye çocuğu maymun ediyoruz. Esasında biz kendimizi şekilden şekile sokup çocuğun karşısında maymun oluyoruz o başka.

Teyzelik acayip güzel birşeymiş ama uzaktan. Tüm yeğenlerimde hep aynı korkuları yaşadım.  Kucağıma almaya korkuyorum, tıkanıcaklar diye ödüm patlıyor,ya düşerse,ya kalkarsa, ya birşey yutarsa, ya kafası patlarsa, ya gözü çıkarsa…  Kendimede etrafımada dar ediyorum dünyayı.

Mamasını yerken asla aynı odada durmuyorum ama hep içeriyi dinliyorum. Olurda tıkanır öksürürse nefes alana kadar benim yarı ömrüm geri gidiyor.Çaktırmadan bebeklerde acil durumda müdahele yazıları okuyorum. Her duruma karşı eğitimliyim. Bir durum olmasın diye de dua ediyorum.

Benim için eğlence ,onların tüm ihtiyaçları karşılanıp orasından burasından bir şeyler tıkılıp veya çıkartılmıyacağı zaman başlıyor. Yatıyoruz benim yatağa ,çocukların her tarafını yiyorum . Uçuyoruz, oynuyoruz, uyuyoruz. Ne zaman ki ağlıyorlar, ben tüm bağlarımı kesip, komşunun çocuğu muamelesiyle annelerine atıyorum onları. Dünyanın en kötü sesi ağlayan çocuk sesidir benim için. Bir derdi vardır. Derdi olan çocukta benim için panik atak nedenidir. Hiç işim olmaz.

1 Comment

  1. esra 7 Şubat 2018 at 13:47

    Harika ! 7 yi sabırsızlıkla bekliyorum

Bir yorum bırak

Diğer Bölümler