Ah Makus Kaderim 7.Bölüm

CANLI MANKEN ÜZERİNDE ANATOMİ EĞİTİMİ PEK BİR HAVALI OLDU.
           
          Ortanca ablam, Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümünde okuyor. O zamanlar zavallı kardeşim bizim evin ataerkil yapısıyla okulunun entel dantel yaşam tarzı arasında sıkışmış, entel olup isyan mı edeyim, büyük sözü dinleyip el mi öpeyim ikilemi arasında gidip gidip geliyordu.
Üniversitenin ilk senesi babam dedi ki ” Kızım ben gelip bir hocalarınla konuşayım. Bakalım durumun nasılmış? Memnunlar mı senden?’’ Bizim kız şoka girdi.  Babam tüm okul hayatımızla çok ilgili olduğu için buna da bir el atayım dedi. Sistemi anlatmaya çalışıyoruz. ” Baba konuşulacak hoca yok. Burası üniversite” diyoruz. Babam ısrarcı ”öyleyse müdürle konuşayım, müdür de yoksa, dekanla konuşayım, dekan da olmazsa…”Sonunda sinirlenip ”Bu ne biçim okul. Zaten öğrencilerde bir acayip. Pipolu , saçlı sakallı, pis hippiler ” diye uzayan bir muhabbetin sonunda babam artık okul hayatımızdaki kontrol mekanizmasının bittiğini anladı.
Bizim kız bir gün eve kafayı kazıtmış geldi. Daha doğrusu saçı var ama o kadar kısa ki kafa derisi gözüküyor. Üstünde kıl olduğunu anlamıyorsun. Akşam babam eve gelecek adamcağız belkide kalp krizi geçirecek. Yırtık kotlarını, beyazlatılmış kot montlarını, bir kulağında üç beş küpeyi , yüzüklerini bir şekilde kabul ettirdik de bu kafa olayı biraz zor. Babam oldum olası kısa saça gıcık. Bu saça zaten kısa denemez valla kısa saçlılara ayıp olur. Askere göndersek sorgusuz sualsiz alırlar bizim kızı. O kadara kadar kel yani. Bir çare arıyorum. Çok akıllı değil ama çok pratik zekalıyımdır. Normal yolla yapamadığım birçok şeyi başka nasıl yapabilirim diye çareler ararken bu yönümü bayağı bir geliştirmişim ben.
Aldım elime annemin kahverengi göz farını başladım kafasının yanlarını boyamaya. Üstler fena değil ama yanlar tam dazlak. Çok iyi iş çıkarttık. Saçı hala kısaydı ama artık bitlenipde kafası kazıtılmış oğlan çocuğu gibi durmuyordu.
Akşam babam eve geldi. Her akşam bizi sıradan öperken kafamızı okşardı. Kel kızının kafaya el attı, kocaman bir boşluk,  ”Çok kısa olmuş be kızım’’ dedi. Allah’tan boyalar eline bulaşmadı. ”Kökü onda , çabuk uzar babası, rahat etsin çocuk” falan derken konu fazla uzamadı. Geçiştirdik gitti. Sonra bizim kız kel kafasını üşütüp, kendine göre soğukla savaştığı için zaatürre başlangıcı olup yatak döşek yattı.
Bizim ressamda atraksiyon bitmedi. Bir gün eve geldi ”ben ateist oldum” dedi. Diğer gün realist. Düşündüğüm her şeyi söyleyebilirim deyip tüm içindekileri döktü. Bir başka hikayede gece yarısı babamı uyandırıp ”yarın sabah trenle İtalya’ya gitsem ne dersin?” diye sordu. Babam uykulu ”evlatlıktan red ederim” deyince  ”Peki” deyip, yatıp uyudu. Kısaca okulu bitene kadar her akımdan bir parça oldu bizim kız.
Esasında istediği her şeyin olması, yaşaması gerekliydi belki de. Çok iyi bir ressamdı. Sonsuz bir yaratıcılığı vardı. Acayip çok çalışırdı. Sabahlara kadar çizer, sonrada küt diye düşüp bayılır kalırdı. O çalışırken onu seyrederdim. Karakalem çizimler yapar, bu arada Ahmet Kaya, Bulutsuzluk Özlemi, İlhan İrem, klasikler, Rock parçaları dinlerdi.
Evimize ilk defa  kara kalem pipili çıplak erkek vücudu çizimini getirdiğinde hepimiz ağaç gibi devrilip yayılıp kaldık. Babam gözleri pörtlemiş ‘’Kızım sen bunları mı çiziyorsun?’’ diye sorduğunda açık yüreklilikle ”Canlı manken üzerinde anatomi eğitimi alıyoruz” diyerek öyle havalı bir cevap  vermişti ki. Hepimizin bakış açısı değişmiş karşımızdaki resim cıbıl anadan doğma yamuk yumuk bir herif değil de, ”Allah insanoğluna ne güzellikler vermiş” diye şükrederek baktığımız bir sanat eseri olmuştu.
        

BİRİ ENTEL DİĞERİ  AĞIR ABİ HADİ HAYIRLISI

Entel ablam o yaz  özel bir Sanat Evi’nde çalışmaya başladı. Biz toplandık ailece yazlığa gittik. O hafta araları kışlıkta kalıp çalışıyor, hafta sonları Kumburgaz’a bizim yanımıza geliyordu.
Ben yazlıkdayım. Bana çok yakın bir çocukluk arkadaşım var. Tam bir beyefendi. Yeni avukat, çalışıyor. Akşamları beni merdivenlerden indiriyor, gezdiriyor. Her yerde beraberiz. İri yarı, kuvvetli diye bizimkilerde ona güveniyor. Yanımdaysa her yere onla gitmeme izin veriyorlar. Acayip aşık bana. Bende onu çok seviyorum ama benim ki aşk değil. Teknesi var balığa gidiyoruz. Çay bahçesi, disko, sahil hep beraberiz.
Bizim avukat bir akşam çay bahçesine bir arkadaşıyla geldi. Çocuk ağır abi gibi takılıyor ama çok da eğlenceli bir tipe benziyor. Yazın herkes şortla, kotla gezerken bu arkadaş o sene çok moda olan gri yanar döner kumaştan pantolon ,beyaz ipek gömlek, siyah rugan ayakkabılar giymiş, öyle oturuyor. Muhabbeti çok iyi ama görüntü ortama uymuyor.
Hafta sonu oldu. Ortanca ablam Kumburgaz’a geldi. Ben daha önce evde ona anlattım ”Grupta yeni bir arkadaşımız var. Gelirse bu akşam görürsün. İyi bir çocuğa benziyor ‘’falan  diye. Bizim kız hiç umursamadı.
Akşam oldu, indim çay bahçesine Ağır abi yine parlak parlak giyinip gelmiş ,  beraber oturuyoruz. Yarım saat sonra ablam çay bahçesinin kapısında göründü. Bizim masaya geldi.
Ben bunları tanıştırdım. O an ki sahneyi size şöyle anlatayım;
 Solumda Ağır abi . Yazlık bir mekana uymayacak kadar klasik bir takım elbise, küçük parmağında taşlı yüzük, kolunda altın saat, bıyıklı bir adam .
Sağımda saçları tıraşlı, kollarında rengarenk onlarca plastik bilezik, gümüş kolyeler. Her kulağında bir sürü küpe ve kendinin yağlı boya ile boyadığı  üzerinde desenler , kafatasları olan bir kot pantolon giymiş entel kız.
Nerden bilebilirdim bu iki deli birbirlerine aşık olup evlenecekler!
Kış geldi. Haftanın birkaç gününde beraber sinemaya, tiyatroya, yemeye vs. dışarı çıkıyoruz. Benim kazamdan sonra bizimkiler ”Biz bu çocukları pamuklara sardık. Her kötülükten korumaya çalıştık. Yinede olan oldu. En azından  kızımız sosyal hayattan soyutlanmasın, arkadaşlarından uzaklaşmasın ” diye bize gezmek için hep izin veriyorlar .’’
Akşamları bir telefon geliyor . Hemen sürü gibi toplaşıp  bir yerlere gidiyoruz.  Gittiğimiz arkadaşlarımızda ya kuzenler ya da yazlıktan çocukluk arkadaşlarımız. 
Bu arada bizim aşıklarda son hız görüşüyormuş. Sonradan öğrendik ki Ağır abi akşamları  bizim kızı okuldan alıp eve getirirmiş. Bunlar bize çaktırmadan çıkmaya başlamışlar.
Bir süre bu böyle devam etti. Ne zamanki  yaş günü yemeğimde ablam Ağır abinin üzerine kustu. Bunlar evlenmeye karar verdiler.
          
YAŞ GÜNÜ YAPMADAN DURAMAM ABİ
Benim yaş günlerim pek bir kalabalık, eğlenceli, alkollü olurdu. Genelde Yeşilköy’ deki Bulgarın Yeri’ne meyhaneye giderdik. Otuz kişi için, ince uzun bir masa kurarlardı bize. Şarkılar, sohbetler, mezeler, rakılar sonsuz keyif alır, bazılarımız sarhoş olur, ayık kalanlar da onlara sahip çıkardı. Gecenin sonunda geç vakit evlere dağılırdık.
Ben prensip olarak içki içeceğim zamanlar karışık yemem. Ne zaman ki ayaklarımda karıncalanma hissetmeye başlarım, içmeyi bırakırım. Sarhoşluk, kendini bilmezlik beni rahatsız eder. Başıma bir iş açılmasın diye hep kontrol ederim kendimi.
Canım ablam ise rakı sofrasında kıtlıktan çıkmış gibi her mezeden yer. Su gibi de içer. Zannetmeyin ki yiyecek içecekte böyle. Her şeye karşı acelecidir. Kıpır kıpır, içi içine sığmayan, çok keyifli bir kişiliktir.
O gece bir değişiklik yapıp hanım hanımcık giyindi, saçlarını, makyajını yaptı. Süper güzel oldu. Karşımda Ağır abiyle yanyana oturuyorlar. Kocaman bir masa. Yarısı akraba kuzenler, yarısı arkadaşlar beraber eğleniyoruz. Gece çok güzel geçiyor. Nihayet kutlamalar yapıldı, pastalar kesildi. Eve gitme vakti geldi. Dışarı çıktık. Arabaya binicez. Bizim kızın sokakta oksijeni içine çekmesiyle sarhoş olması bir oldu. Her insan farklı şekilde sarhoş olurmuş. Bazıları üzerine tatlı yerse, bazıları farklı içki içerse, bizim kızda oksijen görünce yamuluyormuş. Neyse bizim evin  bahçe kapısına geldik. Beni arabadan indirdiler.
Ece ‘’Ay midem’’ demeye kalmadan  Ağır abiyi kusmuğunda boğdu. Üzerindeki pahalı takım elbise ceketinden pantolonuna kadar artık desenli oldu. O çocuk gıkını bile çıkarmadan bizim kızın girdi koluna , eve kadar götürdü. İkinci kere bizim evin holünde de höykürüğünden  nasibini aldı, sonra evine gitti. 
 Artık bizim kız nasıl bir karışım yapıp çocuğu büyülemişse , Ağır abi ertesi gün evlenme teklif etti.
Evlenmeye karar verdiler. Bizimkilerle konuşuldu.
Yine aynı soru’’ Seviyor musun kızım?’’ ‘’ Evet baba’’. Aşk bizde çok kıymetli ya.  “Peki” dediler. Gitti kız.
Ağır abi çok iyi bir insan. Türk  örf ve adetlerine göre yetişmiş. Kafasında kalıplaşmış kadın ve erkek farklılıkları var. Okumayı sevmemiş, uzak durmuş. Çalışmak , para kazanmak daha cazip gelmiş. Kadını,evinin kadını ,çocuklarının anası ,erkek sözünden çıkmayan bir obje olarak görüyor.
Benim ablam tam tersi. Hayatı çok takmayan, her gün yeni bir akım peşinde , kadın erkek eşittir diye yırtınan, iki kepçe çorba karıştırmamış, örf ve adetleri çağ dışı bulan üniversiteli bir kız. Zıt kutuplar birbirini çeker ya işte bunların ki de öyle.
Bir gece dayanamadım söyledim. ”Canım ablam, ikinizde o kadar farklısınız ki nasıl olacak? Sana da yazık ona da” ‘’dedim .
‘’Seviyorum’’ dedi verdik kızı gitti.
Sonra ben utandım bizim hippi kız gitti yerine tam bir ev hanımı geldi. İstemeler, takılar, nişanlar, bohçalar, akraba ziyaretleri, bayram el öpmeleri, nikahlar, şekerler. Bizim kız hiçbir örf ve adete  ”öff ” bile demeden gelin oldu gitti.
Annem yine çok ağladı. Babam yine kız vermek zormuş dedi. Ben Ece’nin yatağını odadan attım.
                
KÖR MÜSÜN YOKSA MAZOŞİST MİSİN OĞLUM?
  
   O yaz benim avukat arkadaş askere gidecek.” Konuşalım” dedi. ”Tamam” dedim.
  ”Ben askere gidicem, seni de çok seviyorum. Evlenelim mi ? ‘’dedi.
Bana kal geldi. Beni sevdiğini biliyordum ama evlenmek? Kör müsün, mazoşit misin? Hani aşkın gözü kördür derler ama benim durumum da belli kardeşim. Kendime zor bakıyorum. ” Canım benim senelerdir beni bavul gibi  yanında taşıyorsun. Bunu ömür boyu üstlenmek istemenin alemi ne?” demek istedim. Diyemedim.
Böyle zamanlar öyle zor ki sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Bu durumumda bile beni böyle kabul edip ömür boyu sevmek isteyen birinin olması çok güzeldi.
İşin en zor kısmı ben onu arkadaşım olarak çok sevmiştim ama hiç evleneceğim adam gözlüyle bakmamıştım. Tamam itiraf ediyorum. Acaba mı? diye düşündüğüm hatta çok istediğim zamanlarda  olmuştu. Çok çok iyi bir insandı. Bana karşı sonsuz bir sabrı vardı. Yinede kendi kalbimde bir türlü sevgili olamamıştık. Dostluğunu kaybetmek istemiyordum ama bu yüzden ona ümitte veremezdim.
‘’Olmaz’’ dedim. Çok kırıldı. Bir daha benimle konuşmadı.
Askere gitti geldi. Yaş günümde aradı,konustuk. Eskisi gibi güldük eğlendik. Senelerce her yaş günümde aradı. Daha sonra biz o siteden ayrılıp, Kumburgaz’ ın tepelerinde babam ve arkadaşlarının yaptırdığı bir yazlığa taşındık. Birbirimizi de bir daha görmedik. Sonra evlendi. Bir oğlu oldu. Hakim olmuş diye söylediler.
Yolun açık olsun pamuk kalpli adam. Hayatımda ona ihtiyaç duyduğum her zaman yanımda oldu. Sonsuz mutluluklar diliyorum.
                       
EY BEYGİR SEN NELERE KADİRMİŞSİN.
    
          Üniversite bitti. Dört senede sonunda yüksek bir not ortalamasıyla mezun oldum.
 Bilgisayarım var ama programları da öğrenmek istiyorum. Büyük eniştem” bizde bilgisayarcı  bir çocuk var. Bu işleri yapıyor, yollayım sana”dedi.Verdi numarasını aradık, fiyat konuştuk. Haftada üç gün bana ders verecek.
Pazartesi oldu çocuk geldi. Uzun boylu, kabarık tiftik saçlı, üzerinde yeşil  bir parka, devamlı burnunu çeken bir tip. Oturduk yan yana bilgisayarın başına başladı anlatmaya.
Şimdi biz şöyle bir hata yapmışız. Ben  hazır  programları nasıl kullanırım onu öğrenmek istiyordum. Dahi çocuk başladı yeni program nasıl yazılır bana öğretmeye. Satır satır ucu bucağı olmayan sayıda komutlar yazıyoruz. Enter tuşuna basıyoruz. Amanın ekranda DENİZ yazısı soldan sağa akıyor. Çok büyük bir başarı. Yine bir sürü şey yazıyoruz. Enter tuşuna basıyoruz bu sefer ekranda rengarenk çubuklar uçuşmaya başlıyor. Kısaca bu kadar kan, ter ve gözyaşının karşılığında kıytırık bir aksiyon yapıyoruz, akıllara durgunluk verir , siz bile şaşar kalırsınız valla.
Bu arada bizim arkadaşı durmadan besliyoruz. Kekler, börekler, çaylar. Keyfi çok yerinde. İki hafta sonunda bende devreler yandı. Aldım çocuğu karşıma;
            ‘’Bak hoca ! Haftalardır bana hazır programları öğret. Bu zırvalıkları yazmak  istemiyorum” diyorum sen ”orayada gelicez” deyip hem evime kıtlık getirip hemde paramı yiyorsun. Bana interneti, sohbet odalarını, mail atmayı, server’a bağlanmayı öğretmiyceksen toz ol. Yoksa kanını akıtıcam’’ dedim.
          Sonra her şey çok güzel oldu. ‘’Beygir ‘’ adındaki bir server üzerinden mailleşmeyi, ICQ , Mirc denen bir programla sohbet odalarına girmeyi ve mail alıp atmayı öğretti. Karşılığında bizde kendisini bayağı şişmanlatıp ,bol miktarda para vererek uğurladık gitti.
          Sonra ben bilgisayarında bokunu çıkardım. Karıştıra karıştıra her programı öğrendim. Bir sürü arkadaşım oldu. Sohbet odalarının aranan kızı hatta programlar hakkında fikir alınan biri oldum. Kendimi o kadar kaptırdım ki bir gün babam ”Hemen sofraya gelmezsen bu makinayı camdan dışarı atıcam ” diye öyle bir bağırdı ki saniyeler sonra sofrada çorbamı kaşıklıyordum.
          Ülkemin bir çok ilinden arkadaşlarım var. Akşamları DOST adını verdikleri bir kanalda buluşup sohbet ediyoruz. Admin denen arkadaşlar var. Sohbet sırasında bizi güdüyorlar. Belirli seviyeye gelince seninde elinde güçlerin oluyor. İstemediğin adamı sohbet odasından atıyorsun gidiyor.  Çok eğlenceli.
Beygir server olayında bir program var. Yüzlerce kişinin isimleri alt alta yazılı sen tanıdığın kişilere mesaj yazıyorsun, karşı taraf programa bağlanınca görüp okuyor, cevaplıyor. Bilgisayarımda bir problem var, çözemiyorum. Birilerine sormam lazım. Açtım bu programı alt alta yüzlerce isim. Kapattım gözümü bastım bir ismin üstüne.Tamamen tesadüf, hiçbir tanıdıklığım yok.
Cenk diye bir isme basmışım. Başladım derdimi yazmaya. İşte ” şöyle formatladım olmadı, böyle yaptım ters tepti. Bana yardım edermisiniz?” dedim. Adam çok yaşlı biri olabilir, çocukta, delikanlı hatta kelli felli adamda. Tamamen piyango.
Yarım saat sonra bir mesaj geldi. Sorununu halletmek için birkaç aşama gerekli. Numaram şu istersen ara çözelim. O zamanlar telefon numaraları ekranda gözükmüyor. Adam sapık falansa da benim numaramı görüp bana ulaşamaz . Hani ulaşırsa da kesin beni kesecek değil ya. Gönlüm rahat aradım ben numarayı.
Kardeşim biz bir sohbete başladık. Sanırsın kırk yıllık dost. O anlattı ben yaptım. Bilgisayardaki sorunu  çözdük. Acayip zeki ve komik bir çocuk. Her dakikası hem eğlenceli hem de hiç sıkılmıyacağın bir komedi dünyası sanki.
Biz günde on kere konuşur olduk. Yaşı benden küçük. Sonra birgün resmimi istedi. Bir hafta önce bir resim çektirmiştim. Sadece belime kadar gözüküyorum. Röfleli  dümdüz ,uzun saçlar, süper bir makyaj, çok sıcak bir gülümseme, kendime aşık olmuştum o kadar güzelim. Resmi yolladım, cevap geldi’’ Eğer bu resim doğruysa, aynı zamanda bu kadarda zekiysen. Evlen benimle. Ben senelerce hep seni beklemişim.’’diye.
‘’Lan oğlum senelerce beklediğin zaman  zaten 18 yaşındasın. Bense ablanım bir hizalan,. Bana bacı de’’  dedim dersem yalan olur kırmadım çocuğu.
Telefon ettim dedim ki ‘’ Sen kafamı gördün birde bunun alt tarafı var. Ben bir kaza geçirdim yürüyemiyorum ‘’dedim.
Allah sizi inandırsın sadece beş saniye es verdi. ”Olsun ne önemi var. Ben seni arabayla almaya gelsem, arabaya oturabilir misin? Sandalyeni arabanın tavanına mı bağlıycaz? diye sordu. Ben de şu cevabı verdim. ‘’ Sandalyeyle birlikte beni de kamyon tepelerindeki Michelin adam gibi arabanın tavanına bağlıycan. Havadar havadar gidicez’’ dedim.
Ertesi gün geldi. Resimle aynı olduğumu gördü. Bana öğret , ne yapmam gerektiğini söyle dedi. Ben arabaya bindim. Sandalyeyi katladı bagaja koydu. ‘’Hiç de zor değilmiş’’ diye sevindi. Yola çıktık.’’Nereye gidicez ?’’ dedim ‘’Sürpriz’’ dedi.
Tamam aylardır yazışıyoruz, konuşuyoruz. Her şeyimizden haberimiz var ama ilk defa yan yana geliyoruz. Annem de ” Kızım tanımıyoruz etmiyoruz, nerden çıktı bu şimdi ?” diye koymuş tavrını. Hadi bakalım Deniz hanım. Çek acını şimdi,. Sağ sağlim dön evine.
Sohbet o kadar eğlenceli ki, zaten hiç yol iz bilmem. Bir baktım Emirgan’ın tepesinde bir villanın önüne park ediyoruz.
Annem ”iki turlayın , Yeşilyurt’tan dışarı çıkmayın” dedi ben Emirgan’dayım. Kafamda 500 tane senaryo. Size hiç anlatmayayım. En kanlısından en masumuna kadar yazıyorum.
O sırada villanın kapısı açıldı. Bizim oğlana benzeyen bir kadın çıktı kapıdan. Annesiymiş. Evine getirmiş beni. Ya evlenmeyi kafaya koydu, kaçırdı beni ya da eviyle hava atacak  diye düşünürken. El birliğiyle dertop edip soktular beni içeriye.
Şimdi buraya ev demek biraz haksızlık olur. Bir insan evladı kaçırılacaksa bile böyle bir yere hapsedilmeli.  Öleceğin gün geldiğinde  bırakın beni burada kuruyup yok olayım dersin.
Evin alt katını dolaştık. Camlardan boğaz öyle bir gözüküyor ki aç kollarını , sal kendini aşağı denize düştüğünü bile anlamazsın. Bu kadar hava atmak  yetmedi sen birde üst kattan manzarayı gör deyip o döner tahta merdivenlerden ana oğul beni yukarı çıkardılar sağ olsunlar. Onlar beni, ben manzarayı seyrettim.
            Meğer bizim oğlan manyak zenginmiş. İnanın mal mülk peşinde olsam getir imamı kıy nikahı diycem. Tabi evi üzerime yapma şartıyla.
Biraz daha oturduk, sohbet ettik. Annesi çok tatlı, içten  bir kadın. ‘’Acıkmışsınızdır, aşağıda yiyecek bir şeyler hazırladım ‘’ dedi. Yine paldır küldür indik alt kata, girdik mutfağa. Kocaman mutfakta, küçücük bir camın önünde çay sofrası kurmuş kadıncağız. O an tepem attı. Elimin tersiyle masayı bir devirdim ”Kaynana kaynana! Baksana bana. Lebi derya manzara dururken bu cücük camın önüne mi kurdun gelinine sofrayı’’ deyip bir sinirlendim. Sonra kendime geldiğimde elimdeki poğaçayı kemiriyordum.
Neyse ben muhteşem evlerini gördüm. Onlar beni gördü dedim artık yeter götürün beni evime. Yolda çok sessiz , sabit bir duruşum varmış. Cenk zannedermiş ki süprizi beğenmedim, trip atıyorum. Bir daha onla konuşmıycam. Oysa ben yoruldum. Kekler, poğaçalar mideme oturdu. Alt kata üst kata beynim döndü. Uykum geldi. Durmadan ”Korkutma beni. Bizim arkadaşlığımız benim için çok değerli , çok mu sıkıldın?” deyip duruyor. Yok be annem , güneş vurdu mayıştım da diyemiyorsun. Adamdan enerji fışkırıyor. Rahat ol koçum biz senle çok  uzun seneler dost olucaz dedim.
Öylede oldu. Senelerce birbirimize destek olduk. Beraber okullar bitirdik, diplomalar aldık. Zamanı geldi, askere gittik. Ben ona sivil hayat dedikoduları yazdım. O bana askerliği anlattı. İlk “nizamiye kapısı” lafını ondan duydum. Kayıplarımız oldu, yas tuttuk. Büyüdük iş adamı, iş kadını olduk. Ben bir esmere, o bir güzele aşık oldu, evlendik. Çok az bir araya geldik ama iyi günde de kötü günde de hep telefonlarımızın ucundaydık. Çok güzel bir kızla evlendi. Bir kızı bir oğlu oldu. Özel günlerde hala konuşuruz. Çok güleriz, eski günleri yad ederiz. Allah çoluğu çocuğu güzel eşiyle mutlu, sağlıklı ömürler nasip etsin.         
Bir yerde seni gerçekten tanıyan, iyi de olsan cadaloz da olsan koşulsuzca seni seven birinin olduğunu bilmek çok güzel bir duygu. Bence dostluğun cinsiyeti olamaz zaten. Hayatım boyunca biriktirdiğim ister kadın ister erkek tüm dostlarım için son nefesime kadar telefonumun ucunda olucam. Allah herkese böyle dostluklar nasip etsin.
 
Teyze kuzusu Efe bebek

 

KUKU CENNETİNE BİR PİPİLİ DÜŞTÜ
Ben size ortanca ablam hamile kaldı demeyim. Çok  basit kaçar. Evrim geçirdi diyeyim. Ben böyle hamilelik görmedim. İlk üç ay devamlı kusup hiçbirşey yemedi sonraki altı ay buzdolabının kapısına kilit vurduk yeterki yemesin memlekete kıtlık getirdi diye. Durum o kadar vahimdi ki bize her geldiğinde kapıdan merhaba deyip, çok açım diye önce buzdolabına  koşuyordu.
60 kilo kadın 100 kilo olup 3.5 kiloluk bir oğlan doğurdu. O kadar büyüdü ki kara delik gibi kim sarılmaya kalksa memelerinin arasında kaybolup  gidiyordu. Oğlanın adını Efe koydular. Çok tatlı, güzel bir çocuk. Kocaman kafası, tombul yanakları var. O kadar sakin  ki çocuk sevmeyen ben bile oğlana aşık oldum. Torun sayısı iki oldu. Çok mutluyuz.
           Sonraki günler ablam bebeğin beslenmesiyle ilgili bir savaşa girdi. Sanıyor ki çocuk hep aç, beslemezse ölecek. Aklı fikri yedirmekte.  Yavrum sadece anne sütüyle beslendiği zamanlar rahatmış meğerse. Ne zaman ki doktor “yavaş yavaş meyva suyuna geçin” dedi.  Bizim yeni anne bir biberona 2 armut, bir mandalina,2 elma suyunu sıkıp dayadı çocuğa. Koca biberonu içmiş yavrucak.
          Yazlıktayız. Efe ciyak ciyak ağlıyor.  Var bi sıkıntısı. Babam ” bu böyle olmaz. Giydirin. Doktora götürücez” dedi.
          Bir saat sonra eve döndüler. Ne olmuş dedim? Aşırı meyva suyu yüklemesinden kabız olmuş dediler.
            Annem ” kızım bu kadar çok verilir mi? Birkaç kaşıkla başlıyacaktın” deyince Yeni anne ” Ama çok sevdi , içiyooo anne ” dedi. Neyse Efe düzeldi , biz sevindik. Bir daha olmaz dedik ama oldu.
             Bu sefer doktor ” yavaş yavaş balığa geçelim ” dedi. Ablam yine yavaş kelimesini anlamadı. Çocuğa bir bütün lüferi  yedirdi. Akşamına yine hastane.
              Bizim kız anneliği öğrendi,  Efe kuzum hayata tutunmayı. Yemesi dışında çok mutlu bir bebeklik geçirdi. En büyük aşkımdı o benim.
 
 
Ben öğrenme manyağıyım

 

           MEDİTASYONLARDA BOĞULDUM BANA MISIN DEMEDİ
Evde oturmaktan canım sıkılıyor. Oku dediler okuduk artık çalışmak istiyorum ama nasıl olacak. Acayip sıkılıyorum. Bedenim yarı zamanlı, beynim full time çalışıyor. Birşeyler yapmalıyım. Durmadan kişisel gelişim kitapları okuyorum. Freud’ tan tut , modern psikolojiye her kitabı yutuyorum. Çocukluğumdan beri pek bir merakım vardı böyle kitaplara. Herkes bu kitaplarla dalga geçerken ben bulduğum yerde kal gelir kitabı hatim ederdim.
Sonra bu  merak kurslara doğru yelken açtı. Hayatımın belirli dönemlerinde bol miktarda parayı bu eğitimlere yatırdım. Meditasyon, Acsess, NLP, Reiki…Daha bir sürü şey. Bu öyle birşey ki normal hayatınızda kullanmasanız bile her karsılaştığınız zorlukta  beyninizin bir yerinde uyuyan bu teknikler size yardım etmek için uyanıyorlar. Kim ne derse desin bugün hayata bu kadar olumlu bakıp daha sıkı sarılıyorsam aldığım bu eğitimlerin çok yardımı olmuştur.
Bir gece bana bir kriz geldi. Işıkları kapalı odamda oturdum yatağın ortasına ,deli gibi ağlıyorum. Durduramıyorum kendimi. Annem geldi ‘’ Ne oldu kızım?’’ dedi. ‘’O kadar sıkılıyorum ki içimde bir enerji topu var bir şeyler yapmak istiyor ama bedenim hiçbirseye izin vermiyor’’ dedim.
Babamla konusmuşlar. O dönem amcamla babamın bir oto galerisi var. Babam ‘’Kardeşimle konuşayım, Deniz’i galeriye götüreyim. Sekreterlik yapsın’’ demiş. Havalara uçtum. İlk gün giyindim süslendim, babam koydu beni arabaya gittik işe. Kocaman bir yer. Heryer lüks araba dolu. Üç büyük ofis var. Banada bir bilgisayar bir masa verdiler. Telefonum bile var.
Hepimiz bir odada toplandık. Ellerinde gazeteler, amcam,büyük  oğlu , babam , ben oturuyoruz. Ben zannettim kahve toplantısı yapıyoruz, basladım konusmaya. ‘’Yengem nasıl?, o öyle mi bu böyle mi? O kime ne demiş? Bu ne yapmış?’’ Amcam bir süre bekledi sonra ‘’ Deniz burada sabahlar önemlidir, gazete ilanlarına bakıp , günün programını yapıcaz. İşler bitsin sonra sohbet ederiz kızım‘’ dedi.
İş hayatının ilk dersini ilk gün aldım.’’İş zamanı iş, keyif zamanı keyif’’. Sonra onlar bana işi öğretti . Tabiî ki araba satmadım ama telefonlara baktım, ilanlara cevap verdim. Onlar dışardayken randevularını düzenledim. İşletme mezunuydum ama ilk başlangıç için bile bana çok iyi geldi. Sağolsunlar beni hep korudular, kolladılar, maaşım bile vardı. Laf aramızda yaptığım işe göre iyi de paraydı.
Belki içlerinden bu kızın ne işi var işte güçte, keyfine baksa , gezse tozsa diye geçirmiş olabilirler. Yinede beni el üstünde tutup, kendimi kanıtlama saplantımda bana tam destek oldular. Allah hepsinden razı olsun.
İşimin en güzel tarafı kışın çalışıyorum, Haziran’dan Eylül’e kadar yaz tatilim var. Maaşımda işliyor. Tam  aile işi kıyağı çekiyorlar bana. İşin özü bana’’ bende  çalışıyorum benimde bir işim var, bir işe yarıyorum’’ duygusal tatminini sağlayıp, “ne yapabilirsen kabulümüz “diyerek yeni hayatımla mücadelemde  en büyük yardımı sağlıyorlar.
Prensesim Gökçe Naz 

 

                       
                      
    EVDE SİREN VAR,ÇOK FENA ÖTÜYOR!
Büyük eniştemle Nüket’in ikinci kızları oldu. Pespembe , kiraz dudaklı, uzun kirpikli bir prenses. Adını GökçeNaz  koydular. Çocuğa dışarıdan bak güzellğine vurulursun içini çevir bu ne huysuz  velet der atar kaçarsın.
Yazlıktayız. Tüm aile etrafındayız. Daha bir haftalık bebek. Çocuğu uyutup susturabileni baş tacı edip, ona tapıcaz o kadar zor durumdayız. Hiç susmuyor, uyumuyor, huzur vermiyor, sinirler gergin. At pencereden kurtul o denli fena haldeyiz.
’’Bunun derdi ne?’’ diyorum ‘’Gazı var, çıkaramıyor’’ diyorlar. Anam çocuk sanki cacık yemiş, şalgam suyu içmiş gibi gaz küpü olmuş. Ciyak ciyak bağırıyor. Durmadan anason çayı demleyip içiriyorlar bana mısın demiyor. Ağzına bebekler için gaz damlası sıkıyoruz, karnına sıcak havlu koyuyoruz, sırtına vuruyoruz, ciğerlerini döküyoruz. Olacak gibi değil. Çok nadir zamanlar uyuyor o zamanlarda biz yürümüyoruz , ses yapmadan süzülüyoruz. Oldu da yanlışlıkla üstüne bir şey ört ya da sadece dokun ‘’ Nerde kalmıştık’’ der gibi kafayı titrete titrete kaldırıp ,cam gibi gözlerle bize bakıp yine başlıyor avazı çıktığı kadar bağırmaya.
Allah sizi inandırsın on günlük çocuğu çaresizlikten ayağımızda sallamaya başladık. Bir anası oturuyor yere  sallamaya onun bir yerleri uyuşuyor bu sefer babası oturuyor. Sırayla tüm ailem yerlerde. Baktık oda olmuyor çarşafa koydular karşılıklı uçlarından tutup sallıyorlar. Bir süre sonra insanın aklından çok pis düşünceler geçmeye başlıyor. Mesela sallamanın ayarını kaçırmış olsak şöyle havada tam daire çizip çevire çevire camdan dışarı doğru birden elimizden kaçsa falan gibi sonra birden insanlığımızı hatırlayıp düşüncelerimizden utanıyoruz. Cansu yavrum kardeşini ilk gördü ,’’bu çok küçük işim olmaz’’ deyip doğru yolu buldu. İhale bize kaldı. Gerçekten abartmıyorum, üçüncü torun bir geldi tam geldi. Çocuk neymiş ben onda gördüm.Allah hepsine uzun ömür versin.

Yorumlar

Bir yorum bırak

E-mail adresin paylaşılmayacak, gerekli alanlar * ile işaretli

Diğer Bölümler