Ah Makus Kaderim 8. Bölüm

                                                                                         
                                                                                                         EV LE NE CEM ! DEDİ BİZİM KIŹ.
Şimdi yine kankim Esra’dan bahsedicem size. Sizde bize ne senin Esra’ndan diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü benim hayatımdaki tüm acayip maceralar bu kızla yaşandı.  Anlatmazsam valla çatlarım. 
Bizim kız Eczacılık fakültesine  başladığı gün, ‘’Ben evlenmek istiyorum ‘’ kurumuna da kaydını yaptırdı. Tutturdu evlenicem diye. Esra birşeyler için çok çabalamayı sevmez, hemen sıkılır. “Okul bitene kadar evlenirim. Sonra eczanemi açarım. Daha fazla uğraşıcak birşey de kalmaz.  Oh kafamı dinlerim.” deyip, kendi çapında etrafında koca adayı arıyor.
Annesi doktor, babası beyin cerrahı. Kariyerli, saygın insanlar. Doktor çevresinden isteyeni çok ama bizimkinin onları görücek gözü yok. Tıbbiyeli koca istemiyor. 
Bir gün bir haber geldi. Annesinin bir arkadaşının oğlu bizim kıza talipmiş. Görüşmek istermiş.  Bunlar bir iki yemeye çıktılar. Sonrasında biz Esra’yla saatlerce olay değerlendirmesi yaptık. Sonunda ev-le-ne-cem ben bu çocukla dedi.
Neyse nişan akşamı giyindim, süslendim. Beni Esra’ların evine bıraktılar. Hazırlıklar başlamış. Bende gelin kıza arka odada makyaj yapıyorum. Burada küçük bir not eklemek isterim. Allah bana bir yetenek vermiş. Birilerine kendini beğendirmek isteyen  her tipte kıza, süper makyaj yaparak onları Kainat güzeli şekline sokabiliyorum. Tüm kusurları örtüp, yüzündeki en güzel yeri ortaya çıkardım mı, Allah sizi inandırsın damat adayları yıldırım nikahı kıydırmak için sıraya giriyorlar.
           Taa ki ertesi sabaha kadar. Huri gibi karılarının gerçek hallerini görüp sonrasında beni öldürmek isteyen çok damat vardır hayatımda. Hepsine burdan geçmiş olsun diyorum.
Neyse hazırız kapı çaldı. Ellerinde çiçek ve çikolatalar geldiler. 
        Damat uzun boylu, yapılı, çok yakışıklı bir çocuk. Tek kusuru var Allah içine kişilik koymayı unutmuş. Ben bunun zevzekliğini yarım saatte anladım. Bizim kız nasıl anlamamış bilmiyorum. Biraz salonda oturduk sonra mutfağa kaçtık. Mutfak büyük. Tüm gençler ordayız. Damadın bir kardeşi var abisinden  de zevzek. Yapıştı dibime ayrılmıyor yanımdan. Konuşurken bana o kadar yaklaşıyor ki tükürsem kesinlikle ıskalamam o denli kişisel alanımda yani. Damat deseniz o başka bir alem. Sanki kendi nişanı değil de komşununkine gelmiş. Oto boka gülüyor. Tavanlara falan bakıyor. Bu arada ne bulsa kıtlıktan çıkmış gibi yiyor. Kısacası sırf damat değil ailecek bir tuhaf bunlar işte. 
Kız istendi, verildi. Yüzükler takıldı. Bizim kız mutlu, oğlan öküz. Herşey normal gibi ama ben biliyorum ortada büyük bir sorun var. Bizim kız bu zevzeği iki günde döver. Hiç ama hiç olacak iş değil. Senelerdir kardeşiz Esra’mla, bir erkekte nefret ettiği ne varsa bu herifte var.
 Esra’ ya hiçbirşey söylemedim. Sadece bombanın patlamasını bekledim. Yaz sonu Esra’ların Datça’daki yazlığından dönüşte de patladı gitti zaten.
Bazen kendimden korkuyorum. İnsanların bazı uzuvları çalışmadı mı diğerleri daha fazla gelişirmiş ya. Misal  kör insanların dokunma hassasiyetlerinin artması, sağırların gözleriyle her detayı fark edip dudak okuması gibi. Bende de  karşımdaki insanın konuşmasında, hareketlerinde bir art niyet varsa altıncı hissim devreye girip, erkenden sinyallerim ötüyor. Karşımdaki çok iyi gibi dursa da içimde bir şey mesafeli dur diyorsa, mutlaka dururum. Sonradan faydasını gördüğüm bir mekanizma çalışıyor bende.
Yaz dönüşü Esra’mla kavuştuk. “Ya nişanı atacaktım ya da öldürecektim ” dedi. Bana öyle şeyler anlattı ki  hem çok güldük hem Allah kurtarmış deyip çok sevindik. Bir süre için evlilik lafını rafa kaldırdık ama  bizim kız son sınıfa geçtiği sene yeni bombasını patlattı.
Bir gün aradı beni ‘’Akşama bir adamla yemeye çıkıcam makyaja gelicem sana’’ dedi. Şimdi durum şu;  Bizim kızın sevgililerle pek işi olmaz. Kimseyle çıkmaz ama evlenmek ister. Eğer biriyle yemeye çıkacaksa ki buda nadir olur. Demek ki buda bir koca adayıdır.
Akşam oldu. Süslendi püslendi bizim ki buluşmaya gitti. Gece saat 10.30 oldu. Beni aradı “sana geliyorum” dedi. Ben yatağımın ortasında oturuyorum. Annem kapıyı açtı. Esra fırtına gibi benim odaya daldı. Kendini yatağa atıp önüme bir vesikalık resim fırlattı. “Adam bu” dedi. Resme baktım, ağzım bir karış açık kaldı.
Meğerse adam dediği gerçekten adammış. Size şöyle tarif edeyim. Milattan önce 5. Yüzyıldan kalma, kendinden oniki yaş büyük , şişe dibi gözlüklü, akça pakça ama Allah var çok temiz yüzlü, pülpül pırasa saçlı , bıyıklı şişko bir adam.
Bende yalan yok. Çok güldüm. Yataklara yorganlara kapana kapana güldüm. Nerden buldun bu amcayı  dedim. Allah beni affetsin daha neler neler dedim.  Sonra ki ne zaman kendisini tanıdım, kendimden çok ama çok utandım. Çünki o amcanın içinden mükemmel bir beyefendi çıktı.
Neyse Esra’yla yayıldık yatağa. Annem bir sürü mamada getirdi bize. Bizim kız  başladı geceyi anlatmaya.
Bunlar Ataköy marinada bir bara gidip oturmuşlar. Oturdukları masanın yanındaki duvardan su perdesi akıp, şırıl şırıl sesler çıkartıyormus. Bizim kızın bazı takıntıları vardır. Su sesine asla dayanamaz. Böbrekleri kudurmuş gibi çalışır. Tuvaletlerden alamaz kendini. O kadar şırıltıya size kibarca anlatayım. Küçük abdesti tavan yapmış, maksimum baskı yapıyormuş. O zamanlar moda herkesin gözünde rengarenk lensler var. Bizimkide o gece menekse rengi lens taktı. Havam olsun dedi.
Şimdi burda size olayı Esra’nın sözleriyle aktarıyorum. ” Valla Deniz  su sesiyle bir şekilde baş ettim ama ne zaman ki fondan birde keman sesi gelmeye başladı. O andan itibaren bende ip koptu. Mesanemdeki baskıdan gözlerim yaşardı. Lensler gözlerime batmaya, makyajım kara kara akmaya başladı. Her tuvalate gidip geldigimde daha da perişan oldum. Adam en sonunda halime acıyıp “Daha fazla eziyet çekme istersen. Çıkart şu lensleri. Sende rahatla bende” dedi. Rezil oldum valla.”
Sonuçta bizim kız buluşmanın çoğunu tuvalette geçirip, erkenden adama veda ederek, benim yanıma kaçmış. Sonra birbirlerinden kaçamadılar ama. Defalarca su ve keman sesi olmayan yerlerde buluştular.
           Sonra biz tanıştık. Hakan’ı çok sevdim. Çok kültürlü, çok neşeli asla yanında sıkılmayacağın ,aklı başında, rahatlıkla güvenebileceğin bir erkek. Esra ile çok güzel bir ilişkileri var. Bizim deliyi çok güzel idare ediyor. Evlenmeye karar verdiler. Çok sevindim, acayip heyecanlıyız. Tek bir problemimiz var. Bizim kız Beşiktas’a gelin gidiyor. Bize uzak ama Esra’nın kardesinde ehliyet var. Artık onunla gidip geliriz diyorum.
Nikah günü geldi, Esra’m çok güzel gelin oldu. Gelinliğinin kocaman kabarık bir eteği, içinde tellerden çembeleri olan bir içliği var. Pek bi bela birşey.
Gelin almaya geldiler. Tüm mahalle camlarda. Bizim kız sağsalim arabanın yanına kadar geldi. Arabaya oturmak için kafadan  bir eğildi, koca Yeşilköy’e son bir kez daha tüm kıçını gösterip öyle arabaya bindi. Hayatını kot pantalonla geçiren bir kızın kabarık telli bir etekle korkunç mücadelesini seyretmek anlatılmaz bir keyifti. Etegin önünü bastırsa kıçı açılıyordu arkasını bastırsa önü. Arada el çiçeğini kaybetti, kirlendi, tozlandı. Sonunda nikah salonuna vardı.
Kalabalık. Nikah memuru geldi. Ben tam masanın karşısında Esra’yla yüzyüzeyim. Memur kadın büyük soruyu sordu ‘’Evlenmeyi kabul ediyormusunuz?          Esra bana baktı, ben ona baktım. İkimizde donduk kaldık. O anda masal bitip gerçek hayata döndük. Ben ağlıyorum, onun gözleri doldu. Çocukluğumuzdan beri herşeyimizi birbirimize danışmış, paylaşmışız. Gözleriyle ne deyim diye bana soruyor sanki deli kız. Sonra ‘’ evet’’ dedi. Hem çok sevindik , mutlu olduk. Hem kederlendik, sarmaş dolaş olduk. Verdik kızı kocaya döndük geldik evimize. Bu sefer ” kız vermek çok zormuş “deyip ben çok ağladım.
 
 
Yükü Bey

 

             
                  Bİ KUKU ,Bİ PİPİ, Bİ KUKU, Bİ PİPİ DÖRT ETTİ.
Ece ikinci oğluna hamile. Yine bizi şaşırtmayarak evrimini geçirdi çok  şükür. Tostoparlak olup, sezeryanla  bebeğini dünyaya getirdi.
Hastaneye bebek görmeye götürdüler beni. O sırada  hemşire koridora bir bebek yatağı çıkardı. Meğerse bizim oğlan annesini emmiş odasına dönüyormuş. Hemşire güle güle  “bebeğinizi teyzesine de  göstereyim” deyip yataktan bir yaratık kaldırdı. Töbe estafurullah o ne çirkin şey öyle. Kafa uzaylı gibi yamuk, derisi fırında yanmış gibi koyu kırmızı, tepesinde tütsülenmiş gibi siyah saç, balon gibi şişmiş bir surat, ters dönmüş dudaklar…evlerden uzak.
 Ben bütün densizliğimle ‘’ Ay ne çirkin şey o öyle’’ deyivermişim. Hemşirenin bana bir bakışı var, Allah sizi inandırsın yüzünde bana ettiği tüm küfürlerin gölgesini gördüm. Sonunda kesin benim için “Yazık hem bedensel hemde zihinsel engelli herhalde” diye düşünüp kendine bir çıkar yol bulmus olmalı ki “büyünce çok güzel olacak o teyzesi’’ deyip bebeği götürdü.
Oğullarının adını babamın adı Yüksel koydular. Hakikaten büyüdükçe güzelleşti. En önemlisi kafası düzeldi. Süper iyi huylu, şeker , sevimli bir çocuk oldu. Dördüncü teyzeliğim kutlu olsun. 
 Ablam Yüksel ‘i de yedirmelere doyamadı. Çocuk o kadar şişti ki iki yanağı tombiklikten omuzlarına değiyordu.Oda abisi gibi mücadelesini verip, sonradan çok yakışıklı bir çocuk oldu.
          
BAĞIRMA  ADAMA ! İLERDE KOCAN OLACAK, UTANIRSIN.
Ben yine internette deliler gibi sohbetlerdeyim. Dost odasında bir çocuk var. Adı  Tankut. Acayip efendi ve iyi bir çocuk. Daha doğrusu aşırı iyi bir çocuk. Burcu balık, yükseleni de balık. Kısaca şöyle diyim. Adam o kadar masum ve temiz kalpli ki, kendinden utanırsın. Allah belami versin ben ne şeytanmışım meğer  deyip, kahredersin kendini.
Bilgisayarda ne sorsam biliyor. Bana yardım ediyor. Birbirimizin sadece adlarını, yaşlarını ve İstanbullu olduğumuzu biliyoruz. O zamanlar konuştuğun kişilere sadece adını, yaşını ve nerden bağlandığını söylerdin. Kısaca asl dedin mi? Öt bakalım bilgilerini demekti.
Gündüz babamla çalışıyor, geceleri bilgisayarın başında arkadaşlarımla ve Tankut’la chatlesiyoruz.
Aylar sonra birgün benim bilgisayar iyi bir virüs yedi. Ekran koruyucumda yok acayip gözlerim ağrıyor. Tankut” yardım etmemi istermisin ?” diye mesaj attı. “Ben Yeşilyurt’ta oturuyorum. Sen nasıl geleceksin ki buralara?” diye cevapladım. Meğerse benim aylardır sohbet ettiğim adam burnumun dibinde oturuyormuş. “Bende Yeşilköy ‘deyim “dedi. Ben şok!
Ertesi gün bir elinde ekran koruyucu, diğer elinde program Cd leri olan esmer, kara saçlı , kara gözlü, atletik yapılı, uzun boylu bir adam kapımda bitti. Gözlerim ağrıyor diye bana ekran koruyucu hediye almış. Makinamı yeniden kurdu. Tüm problemleri çözdü. ” Kendine iyi bak’’ dedi gitti.
Oldum olası çok esmer adamlardan hiç haz etmem. Kara kara kıllılar beni hep  iter. Bunun saçlar kömür karası, profesör sakalı bıyığı gür siyah. Kaşlar desen zaten anlatılamaz. Görsen bile inanamazsın. O kadar kalın ki şu sülük kaş nedir diye sorsalar göstereceğin tek adres onunkiler olur herhalde. Kısaca sorsan hiç tipim değil ama çocukta bir şirinlik, bir iyilik, bir temiz yüzlülük var. Seni kendine çekiyor.
            İzmir ve İstanbul daki Dost odası arkadaşları bir araya gelip yemek yemeye karar verdik. Yeşilyurt’a gelicekler. Hepsi benim durumumu biliyor. Kolaylık olsun dediler.
Tankut beni aradı, ‘’gelip seni götüreyim mi’’ diye sordu ‘’ olur’’ dedim. Bize çok yakın bir pizzacıda toplanıcaz.
Tankut iri yarı bir adam. Bi kolları var, zannedersin bacak. Lisede kol güreşi şampiyonuymuş. Senelerce basket oynamış. Bacakları kaslı, değme futbolcuda yok. Fizik süper. Beni öyle sandalyeyle falan itmesine gerek yok. Şöyle gerinip bir fırlatsa uça uça gider  pizacının masasında yerime geçer ,siparis bile veririm valla. Şimdi yalan söylemeyim.  Tamam esmerliği tipim değil dedim ama beden olarak tam tipim. O kadar diyim size. Anlayın siz artık işte. Taş gibi çocuk.
Neyse bu toplantı başlangıç oldu. Biz hadi parkta çay içelim, hadi pizza yiyelim derken Tankut la gezmeye başladık.
Adam bir acayip. Sinirleri alınmış, ego desen sıfır. Kendimi yanında öyle kötü hissediyorum ki. Sinirlenmiyor, hırslanmıyor, kolaylıkla hata yapmışım diyebiliyor. Hayatla hiçbir kavgası yok. İyi yaptığı şeylerden mutlu oluyor, kötülere takılıp kalmıyor. Hayvan seviyor, insana çok değer veriyor. Keyif aldığı şeyleri yapıyor, sıkıldığı hiçbir ortamda durmuyor. Kısaca bende  olamayan ne varsa bu adamda var. İlk zamanlar uzaylı gibi geliyordu bana. Bazen acayip sinirleniyordum sonra içimden bir ses ‘’Sakın birsey söyleme. İlerde bu adam kocan olacak’’ diyordu.
Hadi canım ordan demeyin bu gerçek. Hani bana bu kadar ters bir adam için içimden böyle birsey geçmesi normal değil. Kısmetinde varsa bir şekilde  hissediyorsun işte. Kısmetmiş falan deyip birseylerin arkasına saklanmaya da acayip gıcık olurum ama bu hissi nasıl açıklıycam onu da bilemedim. Koca meraklısı değilim. Kendimi zor idare ederken böyle bir şey aklımdan bile geçmiyor. Zaten adamın benle evlenmek gibi bir niyeti de yok ama işte hep içimdeki bu ses uyardı beni çoğu zaman. O sesi duyuyorum ama bir yandanda adama üzülüyorum. Hayatın boyunca melek gibi yaşa, karıncayı bile incitme, iyi niyet abidesi ol. Tüm bunların mükafatı hayatına benim gibi cadaloz, hırslı, yaşamla bitmeyen bir kavgası olan , yamuk yumuk bir insan soksun. Haydi bakalım hayırlısı. 
             
   RESMEN SEVDİCEĞİM VAR 
 Tankut’ la iki sene boyunca gezdik, sohbetler ettik. Üstü açık Rover marka arabasıyla saçlarımı savura savura boğaz turlarına, yemeklere gittik. Esra’yla Hakan’ın evine ziyaretler , orası burası  derken biz fark etmeden flört eder olduk.
Esra’ da çok seviyor Tankut’u. Sık sık evlerinin arka bahçesine yemeye gidiyoruz. Beraber cok güzel zaman geçiriyoruz.
Tankut’un ailesiyle de güzel bir ilişkimiz var. Annesiyle telefonda konuşup Tankut’u çekiştiriyoruz. Bazen çok gülüyoruz. Çok tatlı bir hanım. Beni de cok seviyor. Hatta akrabalarına ” Tankut’un bir kız arkadası var. Çok güzel bir kız. İnşallah hayırlı işler olur” demiş. O zamanlar bilirsiniz bu bilgiler çok değerli.  Abisi sert biri gibi duruyor ama içi yumusacık bir adam . Benimle konuşurken çok nazik ve saygılı. Babayı tanımıyorum ama anlatılanlara göre hiperaktif , neşeli, karısına aşık bir adam. Beni seviyorlar, bende onları sevdim.
İki senenin sonunda Tankut evlenme lafları etmeye başladı. Kendisini cok seviyorum. O da her şeyden çok beni seviyor ve önemsiyor. Adama iki senedir her pisliği yaptım. Küstüm, kızdım, yüzüne telefonlar kapattım. Benden vazgeçmedi.
Bir yandan da kaçırılacak kısmet de değil. Allah için çocuk inşaat mühendisi, aynı zamanda borsada brokerlık işleri de yapıyor. Dalgıç brövesi var, bir sürü şeye ilgisi var, kolleksiyon yapıyor. Para pul sorunu da yok. Yeşilköy ‘ de evi bile var. En önemlisi de Deniz diyor baska birsey demiyor. Böyle bir aşka hayır diyene okkalı salak derler ancak.
Ben dedim. Okadar zor oldu ki hayır demek. ” Sen benle sadece  dışarıda bir hayat yaşıyorsun.  Gerçek Deniz evde nasıl bilmiyorsun. Zor bir hayatım var. Benle yaşamak zor. Nasıl böyle büyük bir karar alırsın? Çok üzgünüm ama ben yapamam’’ demek. Aynı zamanda gidecek , benden vazgececek diye de endiseden  deliye dönmek.
        Sonra yazlığa gittim. Annem babamla sofrada yemek yerken ‘’Biliyormusunuz Tankut benle evlenmek istedi. Salak başına ne tür bela saracak farkında değil’’ diye espri bile yaptım. Bizimkiler “güzel bir arkadaşlığınız var, bozmayın” deyip geçiştirdiler.
Biliyorum ki gerçekten kimsenin  yapmaya cesaret edemeyecegi bir şeyi yaparak karşıma geçti ve benim sorumluluğumu almak istedi . Büyük bir cesaret isteyen bir kararı çok rahat isteyerek, severek aldı. Ben ondan değil kendimden korkuyorum. Başkasının hayatını da zorlaştırmak, kısıtlamak istemiyorum ama ondan vazgeçmeye de hazır değilim.


 

 Kumburgaz tepe
      
 SAHİLDE BOYNU KIRDIK, KENDİMİZİ TEPELERE ATTIK
Bu arada yeni yazlığımıza taşındık. Size biraz ordan bahsedeyim. Kumburgaz’ın  tepelerinde, yirmi dönüm arazi üzerinde, yirmi villadan oluşan bir site. Her ev sahibi babamın arkadaşı, burayı beraber yaptırdılar. Bahçe orman gibi , o ormanın ortasında da yarı olimpik, kocaman masmavi bir havuz var. İnsan sayımız az olduğu için havuz genelde boş. Bahçıvanla ,  görevlilerde ortada olmazsa soyun anadan doğma at kendini suya, bir leylekler birde tepeden gecen uçaklar  görür seni.
Ömrüm boyunca suyla başım dertte olmasına rağmen hala suyla oynamayı, yüzmeyi çok severim. Yazlıkta olduğum sürede havuzda yüzmeye bayılırım. Tabi annemin  kuralları çerçevesinde.
Giyersin mayonu, suya indirirler seni. Annem “Hadi kızım yüz ama dikkatli dikkatli’’ der. Tamam da neye dikkat edeyim? Suyun içindeyim. Atlama zıplama yok. Orama burama kramp girdi de diyemem, zaten her yerim kramplı. İnadım inat ille de boğulucam diye tuttursam bile havuz çok derin dibine çökemem. Kısacası kenar kenar edepli bir şekilde yüzmekteyim. ‘’Neden kenardan?’’ diye sorarsanız olurda başıma bir şey gelirse hemen tutunayım , ölmeyim diye.
Suda olduğum her an annemin gözü hep üstümdedir. Oturur havuz kenarında bir şezlonga, güya benle ilgilenmiyor gibi yapar ama her an tetiktedir. ” Glup’’ diye bir gımcık su yutsam  ya da kazara öksürsem atıcak kendini suya, o kadar sahil güvenlik modundadır.
Sabırsızlıkla ilk beş dakikayı bekler. Sonra başlar meşhur cümleyi kurmaya:
‘’Kızım üşüme? Çıksak mı?’’
Altı dakika sonra hafif endişeli
‘’Kızım bak üşüycen! Havuz hep burada. Yine yüzersin’’
Yedi dakka sonra hafif sinirli
‘’Dudakların mı morardı senin ? Bak üşüdün kollarında diken diken oldu!’’
Sekizinci dakikada ;
‘’Tamam artık çıkıyoruz. Göster bakayım ellerini. Bak parmakların buruş buruş olmuş’’ der son noktayı koyardı.
Bu ‘’Parmakların buruş buruş olmuş’’ laneti sırf bana değil tüm torunlara da uygulandı. Zavallı yavrular yeter ki parmakları buruşup havuzdan çıkmasınlar diye elleri havada yüzme teknikleri bile geliştirdiler. Yine de annem yemedi.
İleri ki zamanlarda  annem kendine yeni endişe kaynakları  geliştirmeye başladı. ‘’Yumurtalık’’larımıza kafayı taktı. Bu furyadan en çok torunlar etkilendi. ’’Çık kızım sudan. Yumurtalıkların üşür. Islak mayoyla durmak iyi değildir. Yumurtalıkların ağrır. Sen kızsın yumurtalıklarına iyi bakman lazım’’ derken zavallı yeğenlerim daha yumurtalık nedir, nerdedir haberi bile yokken bir lanet gibi beyinlerine ‘’Yumurtalarımı korumalıyım’’ cümlesi kazındı. Bu arada olan hep kızlara oldu, Oğlanlara hiç’’ oğlum sizde toplarınıza dikkat edin. Toplar önemli ’’ demedi. Onlar buruşuk parmak kontrolüyle yırttılar bu işten.
       BEN KÖPEK SEVERİM DE ONLAR BENİ SEVMESİN
Yazlıkta çocukluktan beraber  büyüdüğüm arkadaşlarım var. Herkesi çok iyi tanıyorum. Akşamları birbirimizin balkonuna çay içip okey oynamaya gidiyoruz. Sitede gece oniki den sonra bekçi gelip beş kurt köpeğini serbest bırakıyor. Sabaha kadar tazı gibi koşup bizi koruyorlar.
Bir gece oyuna dalmışız. Saat bir olmuş. Bahçede köpekler cirit atıyor. Arkadaşım ‘’Korkma , beni tanıyorlar. Seni eve bırakırım’’ dedi. Bizim eve gitmek için bahçeyi boydan boya geçmek lazım. Çıktık yola ben ‘’Korkmuyorum’’ diyorum ama hücrelerime kadar titremekteyim. Popo korkusu tavan yapmış. Ya oramı buramı ısırırlarsa bizimkilere ne derim? Bende koşup kaçma da yok diye panik yapıyorum.
Bu azmanlar karşıdan bizim geldiğimizi gördüler. Ya Allah deyip, hepsi üzerimize doğru deli gibi ,dilleri dışarıda, salya saça saça dört nala koşuyorlar. 
 Size durumu şöyle tarif edeyim ;
Hani 19 Mayıs gösterilerinde gençler insandan kule yapar. Birbirlerinin üstüne çıkar. Bir de tepeye bayrak açarlar ya. İşte köpeklerde benim orama burama basıp üzerimde  köpek kulesi yaptılar. Tam tepeme de okkalı bir salya bıraktılar. Beş köpek hepsi bende, kokluyorlar, yalıyorlar, eziyorlar. Kısaca perişanım. Arkadaşım pek keyiflendi. “Seni çok sevdiler’’ deyip gülüyor. ‘’ Böyle sevgi olmaz olsun. Annemi istiyorum beenn’’diye ağlamak üzereydim ki. Bizim eve geldik.
Annem kapıyı açtı. Bana bir baktı bir bir daha baktı. Elbisemin her yerinde yüzlerce köpek pati izi. Saçlarım darma dağınık ve yapış yapış salyalı. Bayağı hırpalanmışım. Teke gibi kokuyorum ama benim de arkadaşımın da yüzünde her şey yolundaymış gibi çok neşeli bir sırıtış. Yeter ki annem endişelenmesin. Hem geç kaldım hem de köpeklere akşam eğlencesi oldum. Sagolsunlar bayağı oynadılar benimle.
Annem  daha fazla benimle muhatap olmadan döndü, içeri gitti. Uzun süre banyoda temizlendikten sonra yatıp uyudum.
Sonraki günler böyle bir şey bir daha yaşanmadı. Bekçiyi yakalayıp ‘’ Bir daha ben eve girmeden bu itleri salarsan, çok fena canını yakarım’’ dedim .Çok sallamasa bile beni kontrol etmeden köpekleri çıkartmadı. Ben de bekçi katili olmak zorunda kalmadım. 
 
                                                             Kına gecesi ham ipek tablom
 
SEVDİCEĞİM DE YAMUKMUŞ
Hafta sonunu yazlıkta geçirdim. Pazartesi babam beni Yeşilyurt’taki eve bıraktı. Evde kalıyorum. Çünkü ham ipek üzerine kıl fırçalarla büyük tablolar yapıyorum. Hem yalnız kalıp kafa dinliyorum, hem de gece gündüz tabloları bitirmek için çalışıyorum. Ece’nin tasarladığı, köylü kadın desenlerinden oluşan ham ipek üzerine kumaş boyasıyla yapılan zor bir iş ama acayip mutlu ediyor beni.
 Tek başıma kalabilmek . Yalnızda varolabilmek, kimseye muhtaç olmamak bana çok iyi geliyor. O kadar çabaladım ki bu günleri görmek için. “Yapamaz , bundan sonra bağımlı olarak yaşayacak”  diyenlere inat   deli gibi gezip akşamları evimde keyfimi yapıyorum.
Tankut aradı. “Beni de hayatına dahil et. Nasıl yaşıyorsun? Göster bana’’ dedi. “Tamam’’ dedim.
Ondan sonra yalansız dolansız neyi ne kadar yapabiliyorsam , nasıl yapabiliyorsam onunla paylaşmaya başladım. Konferans verir gibi değil. Yaşayarak. Beraber mutfağa girdik, yemek yaptık. Ben yemeyi karıştırdım, o içine sebzeleri doğrayıp attı. Ben kucağımdaki tepsiyle malzemeleri taşıdım, o masaya koydu. Sofra kurduk. Giyinme sandalyemi, nasıl giyinip soyunduğumu konuştuk. Bu tanıtımı koca bir seneye yaydık. Yavas yavas sindire sindire paylaştık.
Birgün Tankut benim de sana söyleyeceğim bir hastalığım var dedi.
     “Birgün annemle bodrum yolunda giderken araba çukura düştü. Tek başıma arabayı kaldırıp çıkardım. Senelerce bel ağrısı çektim. Kimse teşhis koyamadı. En sonunda ankilozan spondolit adında bir hastalığım olduğunu buldular. Suan duruş olarak bedenimde hiç hasarım yok ama bu ileride kemiklerimde tutulma olmayacağı anlamına gelmiyor. Sadece bazı zamanlar çok ağrılarım oluyor. Kısaca bende yarı sakatım’’ dedi.
Zaten ilk tanıstıgımız günden beri bir rahatsızlığı olduğunu söylemişti ama ne kadar ciddi oldugunu bilmiyordum.
Hemen internetten hastalığı araştırdım ve fark ettim ki okuduğum hiçbirsey ondan vazgeçmem için yeterli bir neden değil. Yaşasın sakatlık kardeşliği deyip boynuna sarıldım.
                      EVE ADAM ATTIM
Annemle babam yurt dışına  dört gün seyahate gidecekler. Hava çok güzel. Ben Kumburgaz’da kalmak istiyorum. Aylardan Eylül yazlık bomboş. Annem ‘’nasıl yalnız kalıcan’’ kızım deyip izin vermiyor. ” Tankut ta benimle kalabilir mi?” dedim. Düşündü düşündü. Hayatta olmıycak birşey yaptı ve ‘’peki’’ dedi. Benim için çok önemli bir zaman. Ben bu adamı seviyorum. Bir şekilde bu evlilik işini halledicem diye kafaya koydum. Bakalım ne kadar beraber yaşayabilicez merak ediyorum.
Tankut’a söyledim. Herkesten çok namus delisi çıktı.  Sağ sol ne der? Ailene ayıp. Ben utanırım , gelemem deyip duruyor. Sonunda bana da kıyamadı peki dedi geldi.
İlk gün hadi alışverişe gidelim dedi. Bindik arabaya büyük bir markete gittik, Beraber ilk alısverişimizi yaptık. O market arabasını itti, ben yanında gezdim. Ben yorulunca ikimizi birden itti. Aldıklarımızı arabaya doldurdu. Sonra beni ön koltuğa oturttu. Bagajda sandalyeme yer kalmayınca, paketleri arka koltuğa koyması gerektiğini öğrendi.
            Eve geldik. Önce beni arabadan indirip sonra birçok paketi sandalyemin sağına soluna takarak beni el arabası gibi kullanmasının kolaylığını gördü. Beraber mutfakta çalışmayı, aldıklarımızı nasıl yerleştireceğimizi , benim kullanacaklarımı alt raflara koymayı, yağda kızarıcak şeylerin yüzüme patladığını, tehlikeli olduğunu  öğrendi. 
    Dört gün boyunca beraber çok güzel zaman geçirdik. Balkonda gün batırdık. Yıldızların altında sohbet edip, çok güldük. Normal zamanda elimi tutan, bana sarılan adam duvar oldu. Elini elime değdirmedi. Lan oğlum bak ev boş beraberiz azcık oynaşsak falan diye uğraşıyorum bizim namus delisi ” ailen bana güvendi” deyip benden fellek fellek kaçıyor. Tecavüzcü Coşkun gibi adamın peşinden koşup yapmadığım cilve kalmıyor. Geceleri giriyor yanımdaki odaya, kapısını kapatıp uyuyor. Utanmasa üzerinden kapıyı kitleyip namusunu kurtaracak. O kadarda abartmayım artık diyor herhalde.
Sonraki günlerde içimde bir umut doğdu sanki. Evlilik işini yapabilirmişim gibi geldi. Dört günü kazasız belasız atlatmıstım. İşin esası ben bayağı kendime bakmayı öğrenmiştim zaten. Ortak yaptığımız ev işlerinin dışında özel bir yardım talep etmeden yaşayıp gitmiştik.
O sene Tankut’un annesini seyahatteyken beyin kanamasından kaybettik. Gece yarısı beni aramasını ‘’Deniz anneme birşey olmuş, söylemiyorlar. Ben gidiyorum’’ demesini unutamam. Tüm gece geçmek bilmedi. Sonra kötü haberi verdi. Memleketinde anne ve babasının yanına defnedip geldiler. O kışı Tankut’la yaralarımızı sarmaya çalışarak geçirdik. Kendisini bırakmasına izin vermedim. Üç erkek yeni bir hayat kurmaya çalışırlarken elimden geldiğince yanlarında olmaya çalıştım. Korkmadı, benden uzaklaşmadı, hayattan vazgeçmedi .
Bir sene sonra Sevgililer gününde beni yemeye götürüp elinde kırmızı gülden bir mücevher kutusuyla yeniden evlenme teklif etti. Kutudan çok güzel bir tek taş yüzük çıktı. Ben öküz ne yaptım ‘’ Düsünmem gerek ‘’ deyip ortamı bok ettim. Bu arada hem düşündüm hemde yüzüğü kabul ettim. Ne yardan ne serden vazgeçtim kısacası. Sonra beni eve bırakırken “hadi evlenelim bakalım başımıza neler gelicek’’ dedim.
Annemle babama söyledim. Onlarda bana bir sürü şey söyledi.‘’Kızım evlilik kolay değildir. Çok iyi bir çocuk ama ya seni üzerse. Bak biz senin moralini yüksek tutmak için ne çok uğraştık. Güzel bir arkadaşlığınız var böyle devam edin. Bizimle de vakit geçirin ama bu çok önemli karar acele etmeyin”..vs vs vs…Tamam dedim acelemiz yok. Siz zaten biraz tanıyorsunuz ama daha çok tanıyın deyip ilk tepkileri savuşturdum.
   
DEPREM  DEPTİ , BABAM BENİ KOCAYA VERDİ.
Yaz geldi , yazlığın balkonunda mangal partileri veriyoruz. Tankut’u da çağırıyoruz. Ece’ler Tankut’u iyi tanıyorlar. Sık sık onlarla birlikte oluyoruz. Eniştemle ,Nüket’te yeni tanımalarına rağmen sevdiler. Zaten ortalıkta  yeğenlerim Cansu , Gökçe, Efe ve bebek Yüksel var. Eğlenceli, samimi, güzel zaman geçiriyoruz.
Ağustos geldi. Annemler yazlıkta ben İstanbul’dayım. Tankut’la gece Röne Parka gittik. Çay içtik, tavla oynadık. Çok sıcak bir gece. Saat onbir gibi fırtına çıktı. Beni eve bıraktı, kendiside evine döndü.
Çok sıcak bir gece, bir askılı gecelik giyip yattım. Gece bir çatırtıya uyandım. Yatak beşik gibi sallanıyor. Ne olduğunu anlayım diye ışığı açtım. Ortalık toz duman avizeler tavana vuruyor. Beş saniye sonra ışıklarda kesildi. Babamın hep yanında duracak diye aldığı cep telefonunun ışıgını açtım. Hemen annemleri aradım ‘’ Ben iyiyim, yaşıyorum’’ dedim. Telefonda kesildi.
Kalktım giyineyim bari dedim. Tam üzerimi giyindim bir ses duydum. Tankut avazı çıktıgı kadar bağırıp kapıyı yumrukluyor. O sırada ben onun haykırısını şöyle duyuyorum. “Deniz aşkım, mor dağların prensesi ben geldim. Seni kurtarıcam. Beyaz atlı prensin burada. Korkmaaa’’  derken aklım başıma gelip kapıyı açtım.
Suratı bembeyaz olmuş. İyimisin?’’ deyip duruyor. Ben tüm zevzekliğimle yine olayın vahametine varamadığımdan  ‘’ iyiyim canııım, birşeyim yok ‘’ deyip geçiştiriyorum. Dışarı çıkıyoruz. Herkes sokakta. Arasıra yine sallanıyoruz ama cok güçlü değil. Nüketler arabayla beni kontrole geliyorlar. Nüket çok korkmuş, çocukları annemlerle birlikte yazlıkta.
Tankut “Deniz’i yazlığa sizinkilere götürücem” dedi. Nüket bende geliyorum” deyip arabaya bindi. Enistem her zamanki rahatlığıyla ‘’ Hadi siz gidin. Ben eve uyumaya gidiyorum’’ deyip gitti. Yolda başımıza ne geldiğini çökmüs yolları, yok olmuş apartmanları gördükçe anladım. Aralardan derelerden yol bulup bizimkilere kavuştuk. 
Tankut kahraman oldu. Beni kurtarıp annemle babama getirdigi için bizimkiler  ‘’ Bu çocuk iyi, Deniz’i de çok seviyor. Verelim kızı gitsin’’ dediler. Deprem bircok kişiye acı getirirken bize burukta olsa mutluluk getirdi.
Yağmur&Ekin

 

                                                                              BUGÜNE BUGÜN CİCİLİ BİCİLİ ANNEYİM
Esra evlendikten altı ay sonra Hakan bacağında bir yerleri kırdı. Topuğundan kalçasına kadar alçıya aldılar. Bundan sonraki 6 ay Hakan’ın bacağı bizim kızın yeni arkadaşı oldu. Nereye gitse yanında onu da taşıdı. “Ne yapıyorsun ?” diye sorduğumda cevapları şöyleydi.
  Hakan’ı banyoya götürdüm. Hakan’ı odaya götürdüm. Hakan’ı doktora götürdüm. Hakan’a yemek, çay, vitamin, gazete v.s v.s götürdüm.
     Bu arada bence en çok vitamin götürmüş olmalı ki Hakan ‘in alçısı çıktı. Esra hamile kaldı.
    Haberi alır almaz ilk beni aramış. İlk cümlem şu oldu .” Ayy İnşallah ikiz olur’’. dedim. Keşke demeseydim. Çok kızdı. Hem gülüyor hem de bana sayıp döküyor. “Zaten çocuk sevmem ne ikizi diyon. Saatine gelip tutucak  falan “diye. Alah için benim içime doğmuştu. Birde ne yalan söyleyim çok gönülden istemiştim. Ben hala iki kız olsa, birbirinin aynısı olsa , biri sana biri bana kalsa  diye hayaller kuruyorum. Bizim ki iyice köpürüyor.
Neyse lafın kısası bizim kızın üçüncü doktor kontrolünde bebeklerin ikiz olduğu ortaya çıktı. Esra yine beni aradı. Orana burana kına yaktan başlayıp, ben ne yapıcam şimdi lere kadar uzun uzun sevgi cümleleri kurdu benim için.
Tüm hamileliği boyunca o kadar kilo aldı o kadar büyüdü ki, ben hayatımda böyle sey görmedim. Ece nin hamilelikleri için ‘’ evrim geçiriyor ’’ diyordum ya kıza büyuk haksızlık etmişim. Esra sanki kainatı yemiş de hazmedememiş gibi kocaman kocaman dönenip durdu o kadar zaman.
Çok şükür bizim kız patlamadan dokuz ayı geçirdi de sonunda iki tane birbirinin aynısı melek doğurdu. Öyle tatlılar ki. Esra hamileyken bir gün bize gelmişdi. Acaba birinin adını Deniz diğerini Derya mı koysak diye sormuş.”Sakın koymayalım. Başıma ne geldiyse sudan geldi, çocukları da riske atmayalım ” demiştim . Sonuç olarak birinin adını Yağmur diğerini Ekin koydular. Şükürler olsun. Artık cici anneyim.
Ondan sonraki aylar her hafta elimizi kolumuzu doldurup bebekleri  görmeye Beşiktas’a gittik.  Birini yıkadılar , bana verdiler. Ben biberonla beslerken bu sefer diğerini yıkadılar . İşi bitince onu da ben kaptım. Çok mutluyum kucağım hiç boş kalmıyor.
Bu gezmelerimiz Esra kayınvalidesinin evine taşınana kadar sürdü. Tam dokuz aylıktılar. Evleri kalabalıklaşınca bir daha da gidemedik. Sonra Esra eczane açtı. Çalışmaya başladı. Bundan sonra sık sık telefonda konuştuk. Dertlestik , güldük. Biz Tankut’la eczanesine gittik, görüştük ama çocukları göremedik.Şartlar zordu ama ben hep kendimi cici anne gibi hissettim .
                                                                                 Canlarım

            

1 Comment

Bir yorum bırak

Diğer Bölümler