AZCIK YAZCAM SONRA KAÇICAM.

Yaz geldiğinden beri bendeki yazma isteği uçtu gitti. Vurdum kendimi sokaklara. Önceleri aldım kitaplarımı yanıma her çay bahçesinde , her ağaç dibinde bayağı bir okudum. Sonra sıkıldım. Türk kahvesi eşliğinde arkadaş buluşmalarına başladım. Kahvaltılar, yemekler,sohbetler derken bu güne kadar tek kelime bile yazmadığımı farkettim.

Bu hafta çok bir şeyler oldu. Dedim ben bunu yazayım.

Seçim davasına gitti bu yazın yarısı bari gerisini yakalıyalım diye attık kendimizi yazlık evimize. Dağın tepesindeyiz. Ortada havuz , her yanımız ağaç. Orman gibi her yer. Nefes alabildigimiz nefis bir serinlik var. Serin olan her yerde de çok mutluyum zaten.

Sıcaktan nefret ederim ben. Bahar çocuğuyum, herşeyin ılığını severim. Güneş altında saatlerce kıpırdamadan yatabilen insanlara da ayrı bir saygım var ama laf aramızda onların normal olduklarını da pek düşünmüyorum. Mesela pehlivan gibi yağlanmış güneşlenen birinin yanına gidip “Çok sıcak . Güneş çok yakmasın?” diye sorun. Size ” Yok yakmaz. Rüzgar var” der. ” Güzel kardeşim. Sen fırında piliç gibi çevrile çevrile yanıyorsun da  o rüzgar dediğin ALT+ Üst + Fanın kandırıkçı rüzgarı. Bu gidişle kararmıycan kömür olucan haberin olsun canım benim.” diyesim gelir.

Allah aşkına söyleyin bir insan bu kadar sıcakta nasıl yaşar. Kışın üşürsün giyersin kat kat kazak ısınırsın. Yazın napıcaz? Soyun soyun olmuyor. Serinlemek için derimizi mi soyalım? Buz kalıplarına mı sarılalım? Naapalım?

Neyse ben ortamımdan acayip memnun iken , herşey yolunda derken Tankut hasta oldu. Daha doğrusu klima çarptı. Her yerleri, tüm kemikleri, kasları, yağları, kofulları kesiliyor gibi ağrımaya başladı.

Bir akşam klimanın önünde uyuyakalınca ertesi sabah ben Tankut’ un sesinin bas bariton olduğunu öğrendim. Alt kata indim bizim ki her tondan inliyor ve bağırıyor. Kanepede her yeri tutulmuş, debelenip kalkamıyor. Rengi olmuş vişne çürüğü bordosu. Terden yüzü ayna gibi parlıyor. Arada da ” Deniz öldür beni. Dayanamıyorum” diye böğürüyor.

O sırada ben çok iyi bir eş olduğumdan bir dediğini ikiletmeden hemen mutfağa satır almaya gittim. Tam indiricem kafasına ” Dur dur biraz hafifledi” dedi. O an ki hayal kırıklığımı anlatamam size. Boynumu büküp mutfağa satırı geri götürdüm.

Dedim sana ne oldu? Dedi karının sözünü dinlemez yerine yatmazsan Allah adamı böyle çarpar. O an sinirim gitti azcık acıdım ona.

Zar zor giyindi gittik doktora. Doktor bir muayene edeyim dedi, Adam bizimkinin neresine dokunsa avazı çıktığı kadar bağırıyor. Tam dağ gibi kocam elden gidiyor a dostlar diyecekken doktor bir iki kas gevsetici, birde ağrı kesici verdi koydu bizi kapının önüne. Bol bol dinlensin dedi.

Aldık ilacları geldik eve.  Sonra benim çilem başladı. Allah sizi inandırsın otuz hasta kadına bakayım yeterki hiç erkek hastayla uğraşmıyayım.

Adam oldu bir bebek. Salondaki kanepeye yer yaptık, televizyonuda açtık. Herşeye karşı bir zihniyetle huysuzlukta nirvanaya ulaştı.

Onu yemiyor. Bunu beğenmiyor. Öylesini istemiyor. Böylesine karşı. O ekşi. Bu tuzlu derken bende kayışlar kopmaya başladı. Bu arada hep ağrısı var ama ben onu anlamıyorum. Doğru yere krem süremiyorum. O beni çok seviyor ama ben ona kızıyorum. Acıların çocuğu çok vahim durumda.

Bende ise durum şu vaziyette. Evin belirli köşelerine bıçak, odun, beyzbol sopası gibi şeyler sakladım. “Çok ağrım var. Öldür beni Deniz” dediği anda hiç vakit kaybetmeden bitiricem işini. O kadar bıkmış durumdayım.

Size şöyle söyliyeyim. Akülü sandalyemin enerjisi tüm gün yetecekken Tankut’un çevresinde dolanırken yarım günde alet pert oluyordu. Düşünün halimi.

Bu arada Tankut iki ay önce diyetisyene başladı. 11 kilo verdi. Elimizde kocaman bir liste var ama bizim paşa hiçbirine uymuyor. Sadece ekmeği kesti. Biz ekmek almayınca mahalledeki fırın işsizlikten kapattı gitti. Yediği ekmeği varın siz düşünün artık.

Aynı zamanda diyetine de dikkat ederken bir gece onu evde bırakıp arkadaşlarımla buluştum. Dönüşte mutfağa bir girdim yediği dondurmanın , tuzlu fıstığın, kremalı biskuitlerin hepsinin kağıtları çöpte. O kadar saf ki bunları benden gizleyerek yediğini sanıyor.

     Böyle dediğime bakmayın ben kocamı cok seviyorum. Hani evlilik kurumu iyi günde kötü günde birbirine destek olmak falan filan  ya. İşte bu laflar beni durduruyor. Yoksa her söylendiğinde çıkar ıslak banyo terliğini kır kafasını, vur ağzına ağzına… Valla çok seviyorum ya. Benim kocam iyiyken melek gibidir. Hastalanınca içine üç yaşında cocuk kaçıyor o kadar.

      Neyse şimdi iyi. Bugün pazara bile gittik. Söz verdi artık klimayı çok sevmiycek. Sanırım bugün yaz bize de başladı.

     Herkeslere mutlu, sağlıklı, keyifli yazlar.

1 Comment

Bir yorum bırak

Diğer Bölümler