HOCAMA SORALIM KÖŞESİ 8-7-6-5-4-3-2-1

             HOCAMA SORALIM 8
Yine seçim zamanı geldi. Benim bu yaşıma kadar her oy kullanmam acayip atraksiyonlu olmuştur . Durun size ilk oy kullanmamla başlayan çılgın maceralarımı anlatayım.
Yaş 18. O senede belediye seçimleri var. İlk defa oy kullanıcam. Çok heyecanlıyım. On sekiz olmamın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Kumbarada biriktirdiğim paralarla bankada hesabım da var. Artık imza da atabiliyorum. Büyükler ligine geçmeme çok az kaldı. OY da kullandım mı iş tamam.
Bundan önceki nüfus sayımında sokağa çıkmadan tüm gün evde oturup bir abla bir amcayı da bekledik. Girdiler eve kelle başı işlediler bizi kara kaplı deftere. Benim yanımdaki sütuna da kocaman SAKAT yazdılar. O zamanlar şimdiki gibi bunun kibarcası yoktu. Şimdinin engellisi o zamanın sakatına denk geliyordu. Tüm memleket durumumu öğrendiği için oy kullanırken de bir sorun çıkmayacağını düşünüyordum. Tabi ben yine düşündüğümle kaldım.
Seçim günü geldi. Bindik arabaya gittik okula. Ana baba günü. Herkes bana bakıyor. Benim hayalimdeki düzayak okul beş katlı bir dev gibi önümde duruyor. Bahçeden okula girmek için bile bayağı bir merdiven çıkılıyor. O an öyle usturuplu bir küfür ettim ki annem bile “ayıptır kızım” diyemedi.
Babam okula girdi. Beş dakika sonra geri geldi. “ Deniz’in sandığı 5.katta “ dedi. Sonra bende bir aydınlanma oldu. Çakmağı çakıp tüm okulu yaktım. Depremle beşinci katı zemine indirdim. Işın kılıcımla herkesi doğradım. Ne zaman ki yanıma dört pala bıyıklı, bıçkın delikanlı geldi. Ben uyandım.
“ Kardeş. Biz seni çıkarırız “ dediler. Bende gevrek gevrek “ Oluuurr kardeş” dedim. Allah sizi inandırsın sonrası can pazarı. Her biri sandalyemin bir tarafına yapıştı. Başladılar beni merdivenlerden yukarı çıkartmaya. “ Hop! Lan oğlum. Durun! Bunun sistemi var. Ay beynim basamaklara çarpacak. Kafamı kaldırın kafamı. Çok kaldırdınız kardeş. Valla sabun gibi kayıp düşücem. Bi durun leyn ” derken ben en yakışıklı iki tanesini seçip kollarımla boyunlarına sarıldım. İki kafayı aldım kollarımın altına. Valla kötü niyetimden değil. Can güvenliğim için sadece. Bu arada yabancı bir erkekle ilk en yakın temasım sandık yolunda olmuştur benim. Ne şanslıyım be.
Birinci katı çıktık. Kardeşlerde maşallah tık yok. İkinci katta fena değil. Üçüncü katta başladılar boncuk boncuk terlemeye. Çıkarttım mendilimi sildim terlerini. Üfledim azcık yüzlerine. Su içirdim. Pazılarına masaj yaptım. “Hepimiz kardeşiiizz” şarkısını söyleyerek yol boyu iyi baktım onlara.
Kendime geldiğimde ben beşinci kattaydım ama beni çıkaran dört delikanlının bıyıkları düşmüş, kendinden geçmiş , yere oturmuş böğürerek nefes almaya çalışıyorlardı“ Eğitim zayiatı” diyerek sandalyemi sandık numaramın olduğu sınıfa sürdüm.
Beni gören tüm sandık çalışanları şok geçirip ayağa fırladı. Kesin bu manyak nasıl çıktı buraya demiş, bendeki azmi takdir etmişlerdir. “ Oturun çocuklar” diyerek girdim sınıfa.
Yan yana boncuk gibi dizilmişler. Biri tuttu, biri yakaladı, biri kesti, biri pişirdi,biri yedi. Sonuncusu hani bana hani bana dedi. Ay bende yine hatlar karıştı.
Biri nüfus kağıdımı aldı, diğeri defterde yerimi buldu. Öteki pusulayı verdi. Yanındaki zarfı ekledi. Sonuncu da mührü elime tutuşturdu. Ben girdim perde çekilmiş sıranın içine.
Şimdi sorun şu: Ben ellerimi sandalyemi ittirmek için kullandığımdan tüm malzeler kucağımda. Cücük kadar metal evet mührü ile zarf ve pusula ben hareket ettikçe üzerimde gidip gidip geliyor. Bir yerleri boyandı boyanacak. Önceden eğitimliyim. Her şeyi öğrendim. Mührü tam yerine basıp başka hiçbir yere boya sürmemeliyim. Neyse zar zor yerleştim yerime. Zarfı soluma ,pusulayı önüme, mührü sağıma yerleştirdim. İlk adım doğru yeri bulmak. Birkaç dakika metrelerce pusulayı inceledim. Esasında evet i basacağım yeri buldum da. İlk pusulam. Acayip ilgimi çekti. Başladım roman gibi okumaya. Bunun amblemi güzelmiş, ötekinin adı hoşmuş derken dışardan bir öksürük sesi geldi. “Yardıma ihtiyacımız var mı?” Diyen bir ses. Yok yaa. Alır mıyım ben seni içeri? Buraya kadar kan ter ve gözyaşıyla gelmişim. Bırakın da azcık keyfini süreyim.
“ Yok” dedim.
Bastım milimetrik ,hiç taşırmadan yuvarlağa. Sonrada üfledim de üfledim. Ne zaman kanaat getirdim ki mürekkep kurudu , bu sefer koca çarşafı nasıl katlıycam derdi sardı beni. Önce ikiye sonra onu da ikiye derken yamuk yumuk parmaklarımla bastıra bastıra top gibi yaptım pusulayı. Koydum zarfa birde güzel yaladım tüm zarfı. Merkez bankasının kasasındaki paralar bile bu kadar güvenlik altına alınmamıştır. Koydum zarfı kucağıma, çıktım dışarıya . Birde baktım ki tüm sandık görevlileri beni beklemekten kurumuş ,iskelet kalmışlar. Oyumu sandığa atıp , tekinin parmaklarının arasından nüfus kağıdımı alıp, gururla deftere imzamı çakıp çıktım dışarı.
Anam! O da Ne? Beni yukarı çıkaranlardan biri bile yok ortada. Bir rivayete göre ambulans gelip hepsini toplayıp götürmüş. Hepsinin gençliğini bitirmişim.
Valla hiç üzerime alınmadım. Onlar gelip beni buldu. Bir oy uğruna kendilerini telef ettiler dedim geçtim.
Sonra yanıma yeni bir grup geldi. Diğerlerinin tam tersi. Kısa boylu, limonla taranmış sırma saçlı, badem bıyıklı, temiz yüzlü “Selamünaleyküm” kardeşler.
“Biz sizi indiririz” dediler. Şimdi burada ince nokta şu. Çıkaran arkadaşların amacı bir tanede olsa oy kazanmaktı. Bunlarsa tamamen insancıl yaklaştılar. Olan olmuş oy verilmiş. Bu kızcağızı beşinci katta bırakıp burada aç susuz kalmasına izin vermeyelim dediler herhalde. Bu yüzden bende onlara insaflı davrandım. Her katta durup dinlemelerine izin verdim.
En son beni bahçeye çıkardıklarında onlara dönüp en sevdikleri sözleri ardarda söylemeye başladım.
“ Allah ne muradınız varsa versin. Kaptığınız tuttuğunuz altın olsun. Bir koyun bin bulun. Dert üstü derman olun. Allah’ın eli üzerinizde olsun ama siz siyasette olmayın. Dinle siyaset yanyana güzel olmuyor. Hiç de yakışmıyor” dedim.” Peki abla” deyip elimi öptüler. Bir daha da hiç siyaset yapmadılar. Sonra ben yine uyandım.
Hep beraber evimize dönüp sabaha kadar televizyondan seçim sonuçlarını seyrettik. Günün ilk ışıklarında kazandığımıza sevinip. Atatürk’ ün ruhuna üç kulu vallahi, bir Elham gönderip uyuduk.
İkinci oy kullanmam da insaflı davranıp bu sefer beni üçüncü kata verdiler. Ben çıldırdım. İnatla yine kendimi çıkarttırdım. Millet kapı önlerini doldurmuş, merdivenlerde bile bekleşiyorlar. Adamların elinde sandalyem üzerinde ben, kaldık merdivenin ortasında. Ne aşağıya inebiliyoruz, ne yukarı çıkabiliyoruz. İnsanlar bana bakmaktan kıpırdamayı unutmuşlar. Arada eli bastonlu çok yaşlı bir teyzenin iki koluna girmişler yukarı çıkarıyorlar. Teyzeye bir baktım. Rengi ruhsarı gitmiş. Büyük ihtimal yolda ölmüş kimse farkında değil. O an bana bir geldiler. “ Merdiveni boşaltın” diye bir bağırdım. Herkes kıçına şehir ceylanı verilmiş gibi kaçıştı. Teyzede bende nihayet yukarı çıktık. Bu sefer ikimize de su verip bizi ayılttılar.
Üçüncü seçimimde yaşasın okulda asansör var. Ben ikinci katta oy vericem. Ton ton bir amca, ben ve Tankut bindik asansöre. Kapılar kapandı. Ne yukarı çıkıyor ne kapılar açılıyor. Biz kaldık içeride. Güvenlik geldi, hademe geldi, müdür kadın geldi. “ Ama asansör bozuktu. Neden bindiniz?” dediler. Sonra bir aletle kapıları açtılar. Tonton amca yığıldı kaldı. Ben bir ateş topu olarak çıktım dışarı. “ Madem bozuktu neden hala kullanımda. Kapatsanıza asansörü be manyaklar” diye bi başladım. Oradakiler kapıları açıp beni çıkarttıklarına bin pişman oldular.
Dördüncüsünde bu sefer sandığı aşağıya indirttim. Yasak dediler, yapamayız dediler. Çıkartalım sizi yukarı dediler. Can güvenliğim yok. Düşersem okurum canınıza dedim. Korktular. Tüm ekip birinin elinde sandık, diğerinin defter indiler aşağıya. Attım oyumu , çıktılar yukarı. Kesin nefret etmişlerdir benden.
Beşincide yine sandık tepede. Asansör var hemde çalışıyor dediler. Adamın biri önümüzde biz Tankut la arkasında labirent gibi koridorlardan geçtik. Bir duvarın arkasında gizli bir asansör kapısının önünde durduk. Arkadaş kapısını açtı. Birden ortalık karardı. Asansör dedikleri yere bir kişi ayakta binip elini kolunu oynatmadan sopa gibi dimdik durursa yukarı çıkar. Azcık kolu budu kapıya sürter ama olsun. Sonuçta adı asansör. Birde eski, düğmeler eksik. Pis paslı bir şey.
“ Bu mu? Dedim” Bu” dedi.
İnat kadınım ya. Söktürdüm sandalyemin ayak kısmını geri geri sığıştırdım kendimi içeri. Kapı kapandı ama dizlerim sürtüyor. Yana dönmemin imkanı yok. Kafamla bastım ikinci düğmeye. Önce bir titredi, sonra bir hopladı. Sallana sallana çıkıyor. Bu arada gıyç gıyç sesler geliyor. Dedim tabuttayım. Allah’ım günahlarımı affet, sana geliyorum. Kata geldik. Azcık silkelendik. Titreye titreye durduk. Kapıyı açtılar. Dedim adama sakın bir yere kaybolma. Git üç adam bul. Merdivenden inecem. Durduk yere kanınızı akıtmayayım.
Altıncı şahane seçimimde aylardan Haziran. Nasıl yaz yağmuru yağıyor. Bir ara durdu gibi oldu attık kendimizi evden. Okul yakın. Tankut la yayan çıktık yola. Kapıdaki altı basamağı öküz gibi bakan ama yardım etmeyen organizmaların bakışları eşliğinde çıktık. Artık ilk katta oyumuzu vericez derken” üçüncü katta o sandık ”sözleriyle yine yıkıldık. Asansör yok. Ben artık inat ettim, yukarı çıkmıyorum. Onlar sandık indirmiyor. Ortada kocaman bir sorun var. Çıktık bahçeye internetten gazete numarası arıyorum. Tirajı çok yüksek bir gazeteye açtım telefon. “ Engelliyim. Okulun adı şu. Oy kullanamıyorum. Gelin “ dedim. “Geliyoruz” deyip kapattılar. Yarım saat bahçede adamı bekledik. Sırılsıklam olduk. Okula da girmiyorum. Artık onlar düşman benim için. Sonunda geldi. Başladım anlatmaya. Adımla soyadımla yılların sinirini , çaresizliğimi yazdırdım muhabire. Yarın okursunuz dedi. Birbirimize teşekkür edip ayrıldık. Hayatımda ilk defa oy kullanmadan evime döndüm. İçime oturdu. Engelime bir engel daha konmuş gibi hissettim.
Ertesi sabah tüm gazeteyi alt üst edip okudum. Tek kelime yok. Başlık da şöyle
TÜM YURTTA SEÇİMLER HUZUR VE SAYGI ÇERÇEVESINDE YAPILDI.
Size şu kadarını söyleyeyim bu yaşıma kadar sadece son iki keresinde rampalı bir okulda birinci katta oy verebildim. Şükürler olsun yaşlı nineler, dedeler de benimle aynı yerde verdiler. Onlar bile bana öncelik vermeye çalışıyorlar. “ Ben oturuyorum. Beklerim. Siz yorulmayın” diyorum. Çıkarken koluma tutunup ” hepimize hayırlı olsun kızım “ diyorlar. Ben yine ülkeme aşık oluyorum.
Şimdi yine oy zamanı geldi. Etraftan bir çok ses geliyor.
Yazlıktan gelemeyiz. Yazımız bölünür.
O sıcakta kim uğraşacak?
Bir benim oyumla mı her şey değişecek?
Sıra bekle. Uğraş. Öff!
Birde ikinci turu varmış. 15 gün bekleyemem.
TAMAM. Derdiniz büyük anladım da. Bir yaz için tüm ömrünüzü nasıl feda ediyorsunuz. İşte ben onu anlamadım.
HOCAMA SORALIM 7
Her yerde bir emoji çılgınlığı var. Herkes bayılıyor onlara. Bense onlardan nefret ediyorum. Çünkü onlarla başım büyük dertte.
İlk defa emojileri gördüğüm zaman hepsine şöyle bir baktım. En güzeli gözlerinden yaşlar akan, çatlayana kadar kahkaha atan top kafa geldi. Eğlenceli gözüküyordu ama büyük ihtimalle ben bunların tam olarak ne anlama geldiklerini pek anlayamadım. Size rezilliklerimi şöyle anlatayım.
Çalışıyorum mesela. Patrondan mesaj geliyor. “Deniz şu işlere bir bak”
Bendeki cevap “ Tabi bakarım 😂😂😂”
Arkadaşımdan mesaj geliyor.” Deniz babamı hastaneye kaldırdık. Yarın iptal”
Ben “ Çok geçmiş olsun canım. 😂😂”
Annem “Kızım yazlığı su basmış. Biz gidiyoruz.
“Tamam anne. Dikkatli olun😂😂😂”
Bu ne şimdi? Niye manyak gibi her şeye kahkaha atıyorum ki? Bir de o kadar sevmişim ki bir tanede değil, Allah ne verdiyse diziyorum yan yana. Elim otomatiğe bağlamış bas kahkahaya gitsin diyorum.
Birgün bir tanıdığımız mesaj attı bana.
“Yarın endoskopi yapacak doktor. Korkuyorum çok ” dedi.
Rezil Deniz ‘in cevabı “ Korkma. 😂😂😂😂”
Karşıdan cevap “ Bu kadar gülme. Bir gün senin de başına gelebilir”
Hak ettim mi? Kesinlikle.
Ondan sonra açıkla bakalım. “ Emoji benim noktam gibi. Kahkaha attığımdan değil, el alışkanlığı. Yoksa ben senle dalga geçer miyim hiç? .”
Biraz da masaya çıkıp kıvır Deniz. Oh yandan.
Sonuçta bir gün oturup bütün emojileri inceledim. Ağlayan, gülen, şaşıran, hasta,kızgın,somurtan,az gülen, biraz gülen, çok gülen, dil çıkaran, kedili, köpekli… bitmiyor.
Bu seferde kafam karıştı. Birine mesaj yazıyorum, ondan sonra ara ki bulasın bunun sonuna ne koyayım. Hiç bir şey koymasam çok sert yazmışım, anlamı değişiyor gibi geliyor. Birsey koysam ya doğru duygu değil, yanlış anlaşılırsa. Ayıkla bakalım pirincin taşını Deniz hanım.
Meğerse bunlar iyi günlerimmiş.
Geçen sabah uyandım. Cep telefonumu açtım. Mesajlar öttü. Eşimin üniversiteden bir arkadaşının yaş günüymüş. Program hatırlattı. Çok tatlı bir hanımdır. Tanışıyoruz da. Telefon elimdeyken unutmayım ,hemen mesaj atayım dedim.
Uyku sersemiyim, oda loş. Ben başladım yazmaya.
Şöyle güzel hayatın olsun, böyle mutlu, sağlıklı ol. Dert üstü derman ol. Yeni yaşın kutlu olsun. Yazdım da yazdım. Mesaj bitti sonuna da alkış koydum. Yani ben onu alkış sandım. Meğerse orta parmağı havada bir el emojisi var ya ben ona basmışım.🖕Hemde defalarca.
Mesaj gitti. Son anda bende bir aydınlanma oldu. Dedim bu alkışa benzemiyor. Daha bir yakından baktım. Sonra ben morardım. Hemen emojileri açıp nereye bastım diye baktım. Gerisini hatırlamak bile istemiyorum. Nasıl geri dönüp yolladığım mesajı sildim. İnşallah görmemiştir diye ne kadar dua ettim bilmiyorum.
Sonra çok kısa bir mesaj attım. “Nice senelere. ( Pasta, hediye paketi, kalp.)
Şimdi kolay bir yol buldum. Ne yazsam sonuna kalp koyuyorum. Seviyorum ya herkesi ondan. Kimsede bana niye kalp yolluyorsun be kadın demiyor. 💖💖💖💖
Büyük ihtimal doktorum hariç.
Size şu kadarını söyliyeyim sanırım doktorum beni deli sanıyor. Size daha öncede anlatmıştım. Yakışıklı, çok şık giyinen, süper beyefendi bir insan. Mesleğinde bir numara. Koca profesör netekim.
Beni muayene ediyor mesela “Her şey yolunda “ diyor ya Allah ben başlıyorum. “ Sizi seviyorum. Benim kahramanımsınız. Yine çok mutlu oldum. Siz olmasanız ben ne yapardım?
Sonra bir test yaptırıyor, sonucunu cepten yolluyorum diyelim.
Karşılığında “Sorun gözükmüyor” yazıyor. Ben yeniden doğuyorum. Teşekkürler, kalpler, alkışlar gırla gidiyor. Sevinmeyi o kadar abartıyorum ki bir zil takıp oynamadığım kalıyor.
Esasında bu emojiler yerinde kullanılırsa süper bir şeyde ben yerlerini bulmakta biraz zorlanıyorum sanırım.
Sadece emoji değil aslında benim iyi dilekte bulunmalarda da bayağı bir problemim var.
Birgün yazlıktayız. Sitemizde de bir aile var. Kızları kırklı yaşlarda, çok havalı bir şey. Yeni evlendi, gelin oldu. Bahçede kızın annesiyle karşılaştık. Allah’ım kadın benle sohbet edip, durmadan kızını anlatıyor. Ona bir şey demeliyim.
Neydi neydi aklıma gelmiyor bir türlü. Panikte oldum. “ Hayırlı olsun “yerine kadına “ gözünüz aydın” dedim.
Kadın bir kızardı, ben bembeyaz oldum. “Gözünüz aydın 40 yaşında kızıda iyi kakaladınız “der gibi oldu. Sonra ben bi manevra yapıp “ Mutluluklar diliyorum” deyip kaçtım.
Başka bir gün arkadaşımın dedesi öldü. Ben “Allah kavuştursun” dedim.
Oğlu askere gidene “Allah yolunu açık etsin”
Misafirini uğurlayana “Gidişi olsun, dönüşü olmasın”
Diyorum ya size bu işler benim için çok zor. Yolda biriyle karşılaşıyorum ve ya bana oturmaya geliyor. Başlıyor anlatmaya. Ya doğum, ya hastalık, ya evlilik, ya ölüm anlatıyor. Bunların hepsinin karşılığında dinleyenin söylemesi gereken iyi dilek cümleleri var. İşte bende onlar yok. Heyecan yapıyorum. Doğru cümleyi doğru konuda kullanamıyorum. Bu konuda bayılıyorum mesela anneme. Konu neyse tak diye koyuyor cümleyi ortaya.
Ölene, başınız sağolsun.
Iyi haber alana, gözünüz aydın.
Misafiri gidene Allah kavuştursun.
Kızını verene hayırlı olsun.
Hiç telaşsız, yumuşak yumuşak söylüyor. Bense “Anne buna ne diyecektim?”diye sorduğumda da “Ah benim salak kızım” diye kafamı seviyor.
Bu durum da hocama soruyorum. “ Hocam sizce de ben salak mıyım?”
                                        HOCAMA SORALIM 6

Yaz geliyor ya, bir de üstüne Salı günü onkoloji doktorumla randevum var. Acil durum zilleri çalıp, bende aniden bir aydınlanma oldu. Sanki biri kafama bir odun indirip, “kendine gel be kadın “dedi.
Neden mi?
Çünkü ben bu kış şişko kadın oldum . Neden oldum onu da pek bilmiyorum ya. Allah sizi inandırsın ne gazlı içecek içtim. Ne baklava böreğe saldırdım. Tatlı desen kırk yılda bir. O da parmak kalınlığında pasta dilimi. Dış kremasını yemeden, sadece çimlendim.
Tamam. Kabul ediyorum. Simit seviyorum. Kahvaltılarda pek de güzel oluyor da bir fırını da yemedim ya kardeşim. Azıcık ta dondurma yemiş olabilirim. Valla tek yaramazlıklarım bunlar.
Buna rağmen kamyon tekerleği belime , Jeniffer Lopez kalçaları popoma yapıştı. Gömleklerimin omuz, gögüs kısımları tamam ama göbekte gerim gerim geriyor. Pantolon belleri de vahim durumda. Her seferinde “yeni yıkanmıstır. Bak azcık göbeğimi çekiyorum , birazcık da bağırsaklarım düğümleniyor ama yine de oluyor” diyordum.
Oysa doktorum “ kilo alma sakın “ diye gözlerini belertmişti bana. Sonrada “ Her şey serbest. Hiçbir kısıtlama getirmiyorum sana” demişti. Bu arada doktorum hakkında küçük bir bilgi vereyim. Adam muhteşem birşey. Kırkbeş yaşlarında, insanı sinir edicek kadar fit. Bir gram fazla yağı yok. O kadar bakımlı ve şık ki insan yanında kendini pasaklı ve beter hissediyor.
İste bu heykel gibi adam bana hem kısıtlamıyorum diyor hemde yeme. Sakın kilo alma…Yok ya! Menopoz hocam bu. O dediğin kolay değil. Hem kaplumbağa hızında bir metabolizma, hem orta yaş sendromları, hemde canına yandığımın her yeri yiyecek olan bir memleket.
Can bu çekiyor. Mesela hala hayalimde en sevdiğim ballıbaba, profiterol, frigo, ekler, kazandibi…….. Yiyor muyum? Çok nadir. O bile yarıyor mu? Kesinlikle!
Neyse. Ne yapayım diye düşünürken on gün önce telefonumda bir program buldum. Kalori hesaplama programı.
Boyunu , kilonu, yaşını, hareket seviyeni, kaç kilo vermek istediğini soruyor. Sonra sana günde kaç kalori alman gerektiğini söylüyor.
Programı yükledim. İstediği bilgileri yazdım. Sonuçta günde 1500 kaloriyi geçmek yasak dedi arkadaş. Ne istersen ye ama mutlaka buraya yaz. Aldığın kalorileri hesaplıycan diye ekledi.
İşin güzel tarafı şu. İstersen bir günde koca hamburgeri, yanına kola, patatesi indir mideye .Bir öğünde 1500 kaloriyi alıp ertesi güne kadar açlıktan inle yada tüm gün az kalorili bol yiyecekli bir menü kullan . Senin seçimine bırakıyor.
Programın birde kalori harcadığın hareket bölümü var. Mesela 3 km yürüdün. Sana o kadar daha kalori alabilirsin diyor. Tamam bu da güzel.
Ben başladım programı kullanmaya. Tüm gün yediklerimi yazıp 1500 kaloriyi geçmiyorum. Birde her gün fotoğrafını çekip yüklüyorsun. Gün be gün inceliyor musun diye?
Ilk gün yüzümün sırıtan fotoğrafını çektim. Resme bir baktım. Bir bir daha baktım. Sanki iki yanağımda birer ceviz saklı. Ne ara böyle oldum. Yok. Işıktandır deyip tekrar çektim. Cevizler hala orda. Bayağı beslemişim kendimi. Arkadaşlarım ” Ne güzel. Hiç kırışmıyorsun” diyorlardı. Meğerse ben yiye yiye botoksun  Allahını çakmışım yüzüme de haberim yokmuş.  “Rezilsin Deniz “deyip ekledim resmi programa.
Hafta sonu gelinimizde yaş günü var. Telefonda on çeşit yiyecek var dedi. Acayip te güzel mutfağı vardır. Benim bu kalori miktarını arttırmam lazım. Fiziksel aktivite yapayım da bende yürüme, koşma yok. Yüzme desen havuz lazım. Hiç ıslanasım yok.
Dedim dans edeyim. Koydum müzik setine disco müzik, açtım sesini, başladım bel üstü kendimi sallamaya. Çırpınıyorum. Sandalye altımda ikiye ayrıldı ayrılacak. Yedinci şarkıda dilim dışarı çıktı. Nefes nefese kaldım. Dedim 150 kalori kesin cepte. Sonra aklıma on çeşit börek çörek geldi. Yok bu yetmez deyip aldım elime saplı süpürge.
Salondan başladım. Önce süpürüp sonra siliyorum. Sopanın birini bırakıp diğerini alıyorum. Suratım elma gibi oldu. Ateşler bastı. Yanıyorum. Belim ikiye ayrıldı. Yine de yılmıyorum.
Allah sizi inandırsın koca evi yaladım yuttum. Bir yandan da seviniyorum. Bütün pastayı mideye indirsem bile hak ettim. Kalori falan uçmuşumdur herhalde diye.
Tüm ev temizlendi. Ben temizlendim. Dinlendim. Aldım telefonu elime, açtım programı. Girdim egzersiz bölümüne. Yaptığınız egzersizi yazın diyor.
Dans etmek : Spor değil. 0 kalori.
“Eh! Olabilir” diyorum. Demek ki yeterince kalori harcanmıyor.
Yer süpürmek: Spor değil. 0 kalori.
Yer silmek : Spor değil. 0 kalori
Yok artık. Ne demek 0 kalori. O yerleri temizleyene kadar dilim dışarı çıktı. Ateşler içinde yandım. Ruhumu teslim ettim len ben.
Kalori kazanmak için ille de kaçmak, koşmak mı lazım. Lan oğlum ben o kalorilerin hepsini hak ettim bi kere. Bana en azından iki börek, bir koca dilim pastalık kalori vermek zorundasın. Valla küserim. Yazmam bak dedim. Çok korktu.
Şimdi size en büyük salaklığımı da yazıp olayı kapatayım. Bir gün önce yardımcı hanım gelip tüm evi yalamış yutmuş, mis gibi temizlemişti. Ben kalori uğruna temiz evi yine temizleyerek “ Bari evim temiz oldu” bile diyemedim.
HOCAM bu bağlamda sorum şu:
1- Yiyip yiyip kilo almayanlardan
2- Yastığı görünce uyuyanlardan nefret ediyorum. Sizce ben kötü müyüm?
                                               HOCAMA SORALIM 5
Çocukluğumun bir bölümü babaanemin konken günlerinde ellerindeki yelpazeyle alı al moru mor olmuş yellenen menopoz teyzeleri seyretmekle geçti. Kırmızı ojeli ellerinde devasa boy tüylü yelpazelerini öyle hırsla sallarlardı ki , biraz daha gayret etseler inanın havalanıp uçarlardı. Bana bir acayip gelirdi. Süt gibi bembeyaz suratla oturan teyze bir anda elma sekeri gibi kızarır, öflemeye pöflemeye başlardı. Ben oyunu mu kaybetti morardı yoksa kazandi da sevinçten mi kızardı hic anlamazdım. Çok gülerdim o hallerine. Benden size tavsiye kimseyle dalga geçmeyin. Vallahi beteri başınıza geliyor sonra.
Yinede şükürler olsun bu yaşa kadar gelip menopozun da ne menem bir şey olduğunu bizzat öğrendim. Allah sizi inandırsın ben böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Kadın olmak zor işmiş kardeşim.
Şimdi bende bu kanser olayı rahimde çıkınca sağolsun doktor amcalar bende ne var ne yoksa herşeyi toplayıp. Beni zoraki menopoza sokmuşlar. Zaten ben birseylerden şüpheleniyordum doğrusu. Her rutin kontrole doktoruma gittiğimde “Kendini nasıl hissediyorsun? Bir sıkıntın var mı?” diye sorduğunda ben rahat rahat “ yooo! Hiçbir sıkıntım yok” diyordum. Doktorda “ Sen daha dur. Başına geleceklerden haberin bile yok” der gibi bıyık altından gülüyordu. Sonra bu kış başı sıkıntıların ne olduğunu bizzat öğrendim.
Başlarda herşey çok güzeldi. Oh dert üstü derman üstü. Mis gibiyim. Hayat bana güzel diyordum ama işin aslı öyle değilmiş.
O gün yatağıma sırt üstü uzanmış kitap okuyordum. Öyle heyecanlı falan birşey de değil. Sakinim yani. Birden birşeyler olmaya başladı. Anam! Yanıyorum. Hani çizgi filmlerde yamyam kabilelerinin kocaman kazanları vardır . İçine adamları atar bi güzel kaynatıp sebzeli çorba yaparlar. İşte bir anda o kocaman kazanın içine atıp, etlerim löp löp dökülene kadar bol biberli suda haşladılar beni. Aynaya bir baktım bende elma şekeri olmuşum. Saç diplerimden ter çıkmış.
Öyle bir defada da bitirmiyor senle işini. Tamam geldi gitti bitti diyosun. Kademe kademe , dalga dalga geliyor ateş basmalar. Neyse tam yamyam amca beni şefine servis edecekti ki ateş geldiği gibi gitti. Ya da canına yandığımının ben öyle sandım. Dedim “ Deniz sakin ol. Şükürler olsun sende artık menopoz teyze oldun”.
O kış günü birden bana yaz gelmiş gibi oldu. Ben dolapta ne kadar kazak, hırka, süveter varsa hepsini kaldırıp yazlık kısa kollu, askılı elbiseleri kullanıma açtım. Evdeki tüm kaloriferleri kapatıp, birkaç minik camı aralık yaptım. İşte o gün ben üşüme hissimle vedalaştım. Kısaca önce yanıyorum. Sonra normale dönüyorum. Yine donuyor yine yanıyorum. Kısaca dört mevsim bende mevcut.
Evimize gelen misafirler donup ölmesin diye Tankut’la gidip elektrikli petek soba aldık. Gelenlerin ne zaman ki sümükleri donuyor, ağızlarından buhar çıkıyor. Biz hemen sobayı yakıp diplerine dayıyorduk. Tankut desen evlendiğımizden beri üşümezoğlu olduğundan. Onda problem yok. Acayip hayatından memnun.
Apartmandaki komşularımız aidat listelerinde sıfır doğalgazı görünce bizim için” Yazık. Bunlar fakir oldu herhalde. Baksana kış ortası soğukta oturuyorlar” demişlerdir kesin.
Başta bu sıcak basmaları iyiydi. Devamlı olmuyordu.Yavaş yavaş alışıyordum kendisine. Ne zamanki birde üzerine sinir basması geldi. İşte o zaman ben kendimi sokaklara attım.
Bir yerde okumuştum. Menopozlu kadın birini öldürürse bu durumundan dolayı ceza indirimi bile alabiliyormuş. Yanı yarı delilik durumu deyim ben size.
Kocanıza fiziksel olarak hiçbirşey yapamamaniza rağmen, zihinsel olarak öyle vahşi şeyler düşünüyorsunuz ki, biri aklınıza girip okusa kesin ömür boyu ağırlastırılmış cezayı yer. Hapishanenin avlusunda yellenir oturursunuz.
Devamlı bir gel git durumunuz var mesela. Evde otururken “ Ay ne asosyal oldum. Hemen çıkmam lazım” diye ortalığı birbirine katıyorsunuz. Gittiğiniz yerde “ Ne işim var benim burda. Evimi özledim “ deyip kıçınıza baka baka geri dönüyorsunuz.
Sonra geçmişinizde kim varsa onlarla bir savaşınız var. Bana niye öyle dedi? Niye böyle yaptı? Öyle de diyeydim. Böyle de yapaydım derken. Bu sefer meditasyonlarda ruhunuzu temizlemek için derin derin nefes alıp duruyorsunuz.
Bunların hepsiyle başediyorsunuz da birde en fenası var.
Size önerim kocaman bir damperli kamyonun yanında durun. Tekerleklerine uzun uzun bakıp iyice içinize sindirin. Sonra hayalinizde o tekerleği alıp belinize dolayın. Işte size menopoz teyze dötdöbeği. Vallahi çok yemiyorum.Tamam metobolizmam yavaşlamış olabilir de kardeşim açlıktan ölelim mi yani? Hal buyken bile canına yandığımının yağları haydi hoppa yalla bu kadının belinde toplanalım deyip. Göğüs altı top yutmuş gibi bende göbek yaptı.
Internette diyor ki ; Bu dönemde çoğunluk kadınlar kendilerini yırtsalar bile 5 kilo kesin alırlar diye. Lan oğlum zaten hormon mormon herşeyin eksikliğini yaşıyoruz. O kadar yokluğun içinde bu yağların bolluğu neden ille de bize yapışıyor. Ömrüm boyunca çok harekettim yok, kilo almayım diye uğraş. Tipin biri gelsin “ menapozum ben “ diye 5 kiloyu çaksın sana. Oh ne ala.
Bu aralar düştüm yazın derdine. Kışın soğuğunda camlar açık kısa kollu tişörtle gezen kadın ,yazın 50 derecesinde ne yapar diye.
İlk iş eczanelerin ilaç korumak için verdiği içi su dolu buz akülerinden çok sayıda deepfrize stokladım. Hacdan gelen herkesin hediye verdiği yelpazeleri evin çeşitli yerlerine astım. Acil durumlarda camı kırıp alınız modunda bekliyorlar.Yazlıkta olursam tüm gün havuzun içinde ,evde olursam klimanın önünde oturacak şekilde zaruri ihtiyaçlarımı koyacağım sırt çantası aldım.
Sanki çok zormuş gibi anlatmış olabilirim ama vallahi değil. Sizi korkutmayayım.Bütün bunlara rağmen çok mutluyum. 13 yaşında kaza geçirdiğim, bu günlere kadar ne olacağımı bilemedigim bir hayatta menopozu bile yaşamak büyük keyif. Koca göbekli de olsam, daha hızlı yaşlansam da, bazen herkesi öldürmek de istesem yinede bu günlerimize şüķürler olsun diyorum.
Bu bağlamda hocama soruyorum.
HOCAM MENOPOZ DÖNEMİNDEKI BIR KADININ ÇEKTIGI TÜM SIKINTILARIN KARŞILIĞINDA HER ISTEDIGINE KOŞULSUZ EVET DENMESİ BİR KULLUK GÖREVİ DEĞIL MİDİR?
   HOCAMA SORALIM KÖŞESİ 4
  Alışveriş yapmayı seven insanları çok takdir ediyorum.Özellikle kıyafet alışverişinden nefret ettiğimden, bir bluz bir etek almak için saatlerce gezebilen insanların potansiyeline ayrıca hayranım. Benim için gerçekten bu işin sevilesi hiçbir tarafı yok. Üst baş almak için o kıyafetleri sayfa çevirir gibi askılarını cırt cırt geçirerek bakmaya tahammülüm bile yok. Oldum olası çok seçenekler kafamı karıştırır zaten.
Bu yüzden annem ve ablalarımı almadan kıyafet almaya gitmem. Allah onlara bir yetenek vermiş kardeşim,nasıl yapıyorlarsa benim bedenime uygun, birbirine kombin kıyafetleri anında buluyorlar. Onlarında ilkeleri var tabi. Takım yapamadıkları hiçbirşeyi almıyorlar. Mesela ben bir gömlek gösteriyorum. İlk soruları “Bunu neyle giyeceksin? Bu renk seni kapar. Bunun mevsimi geçti. Nerden buluyorsun bu nine gömleklerini?”. Hemen askıya geri koyup gerçekten zevksizliğime yanıyorum.
Birde yasaklarım var tabi. Bende elma vücut tipi olduğu icin görüntü olarak elma şekeri gibiyim. İki tane 1,5 metrelik ince uzun bacağa en irisinden bir elma takıp beni yapmışlar. Bu yüzden enine çizgili hiçbirşey giyemem. Zaten üst tarafım Romen kadın güreşçisi ebatlarında olduğundan ,bir omuzumdan diğerine maşallah 1 metre. Git git bitmez. O zaman da enine çizgili olan herşey benim için kabustur.
Yakası açık bluzler desen onlar kocadan yasaklı. Tatalarımın gözükmesine ayrı gıcık olur. Yukardan bakınca herşey gözüküyormuş. Şimdi bende sorun şu;
Ben oturduğum için herkes benim tepemden bakar. Bende seviye olarak onların hep kıçlarını görürüm. Laftan lafa atlıyorum ama kıç deyince yine aklıma bir olayım geldi. Arada bi anlatayım hemen.
Bahar gelince ben Yeşilköy pazarına giderim. Hani şu sosyetik pazar dedikleri , heryerden insanların otobüslerle akın akın geldiği yer. Sabah erkenden giderim ki kalabalık olmasın . Yarım saatte uçar gibi koridorları gezer. Sebzelerimi alır çıkarım. O gün çıkamadım. Etten löp löp popo duvarı beni pazardan çıkartmadı. Önce sesleri geldi. Garagura birşeyler konuşuyorlar. Sonra kokuları. Acayip ağır ,koklanası değil töbe estafurullah kusulası bir koku. Birden etrafımı peçeli kapkara kadınlar sardı. Dört tane tur otobüsüyle gelmişler. Öyle kalabalıklar ki etrafım dötten duvar oldu. Sırtımda ,omuzlarımda her tarafımda bir iteklenme yaşıyorum.Allahım. Çıkamıyorum. Kimse kıpırdamıyor. Panik atağım azdı azacak. Pazardaki herkes beni tanır, bende onları. Kuruyemişçi çocuk “ Abla sen sıkıştın orda, gel tezgahın yanına. Birazdan ilerlerler yol açılır” dedi. Birde çay verdi elime. Sağolsun hayatımı kurtardı. Kısacası döt duvarından korkarım ben.
Yine dağıldım. Konu nerden nereye geldi. Kıyafet yasaklarımda kalmıştık di mi?
Beli kısa gömlekler, t shirtler, pantalonlar devamlı oturduğum için ergonomik bakımdan yasak. Öne eğildiğim an arka taraflarımda görülmemesi gereken çatal, kaşık, bıçak ne varsa seyre açılıyor maşallah. Edebim açısından dikkatli olmam gerek.
Bu kısıtlı şartlar altında bile bu üç muhteşem kadın beni bir güzel giydiriyorlar. Görseniz inanamazsınız. Ayakkabı olayı desen bende bir acayip zaten. Yere basmadığım için aldığım tüm ayakkabılar hiç eskimez. Yazlık, kışlık ayakkabı ne varsa bugün satışa çıkar gideri vardır. O kadar gıcır kalırlar. O zaman yenisini almaya da gerek kalmaz. Modeli çok eskimezse her sene giyer geçerim.
Kıyafetlerde iş değişir. Bir sene boyunca giymediğim tüm kıyafetleri kocaman çöp torbalarına yerleştirir, mutlaka ihtiyacı olanlara veririm. Bu kış Tankut’un montlarına taktım kafayı. Bir sürü kışlık ,ısıtmalı montu var. Çoğunu ayırdım vericem. Yer arıyorum.
Bir kış günü hafif bir güneş çıktı diye attık kendimizi sahile. Beraber geziyoruz. Bankın birinde bir genç delikanlı oturuyor. Üstünde bir gömlek , evsiz gibi perişan. Titriyor. Yanından geçtik. Dayanamadım. Döndüm yanına.
“Merhaba. Çok üşüyorsun. Montun var mı?”dedim.
“Montum var.”dedi . Yanında incecik yağmurluk var. Onu gösterdi.
“Evim yakın sana kalın mont getirebilirim.Sen burda otur. Hemen gelicem” dedim.
Kafasını kaldırıp bana bir baktı. Sandım beni gözleriyle vurdu. Ödüm patladı.
Tankut” yanıma gel” dedi. Sahibini bulmuş köpek gibi benim bir kaçışım var. Görmeniz gerek.
“Nesi var?” diye sordum Tankut’a.
“Uyuşturucu krizi geçiriyor. O yüzden titriyor. Birgün senin yüzünden kavga edicem. Her hayvanın , her insanın yanındasın. Herkes seni sevgiyle karşılamaz. Öğren artık bunları “dedi.
Gencecik çocuğu bu durumlara düşürenlere lanet ettim. Çok üzüldüm. Sonraki günler yine rahat durmadım tabi.
Birkaç gün sonra hava yağmurlu. Ben cam kenarında kahve, kitap keyfi yapıyorum. Bir baktım çöpten kağıt toplayan bir delikanlı. Tamam buldum. Montu vericem bu çocuğa dedim. Açtım camı, bağırırsam ne diyim bilemedim. Ufaktan seslenmeye başladım.
“Kâğıt toplayan çocuk! Hey delikanlı! Hişt bi bakar mısın? Oğlum burdayım.” Yırtınıyorum camda. Soğuktan beynim donmuş. Ben hala el kol hareketi mahalleye rezil ediyorum kendimi. Çocuk taktı el arabasını arkasına önümden geçti gitti. Bir baktım iki kulağından ipler sarkıyor. Kulaklıklar kulağında tüm sesiyle bağıra çağıra arabesk söylüyor. Bense küçük dilim dışarda el kol kendimi paralıyorum.
O sinirle doldurdum montları torbalara. Yolladım hayır kurumuna. Koca sözü dinleyip, herkesin yakasına yapışılmaması gerektiğini öğrendim. Ben sağ ben selamet. Hallettim bu işide bitti gitti.
Nerde kalmıstık. Heh! Alışveris.
Benim en sevdiğim alışveriş elektronik ve ev tasarım mağazalarıdır. Gezmelere, bakmalara doyamam. Her seferinde Tankut’u boşayıp yeni gelin evi döşer. Herşeyi son model yeniden alıp sonra yine onunla evlenmek isterim. Oda “ istediğini al. Beni ne boşuyorsun” der. “Ama öyle tadı olmaz ki “diye şımarırım bende.
Benim için en vahim olanı kocamla birlikte yaptığımız market alışverişleridir. Büyük bir sınavdır. Gün sonunda beynim yanar. Hatta otuz kişi beni evire çevire dövse ancak bu kadar hırpalanırım. Anlayın ne kadar zor durumdayım.
Evde yiyecek içicek birşey kalmayınca atlar arabaya en büyük markete gideriz. Ben akülü sandalyemde gezerim. Tankut en büyüğünden market arabasını iter. Raflar arasında gezerken birden kocamın içine Cin Ali kaçar. Adam zücaciye dükkanına girmiş çocuk gibi olur. Herşeyi eller. Herşeyin etiketine bakar. İçindekileri okur. Kilo, fiyat araştırması yapar. Sonsuz yorum yapar. Ben kendimi kesmek için mutfak reyonunda bıçak ararım.
Size en basit diyologumuzu anlatayım.
D-Tankut minik domateslerden alalım.
T-Aşkım mevsimi değil. Onlar hormonlu.
D-Küçükler hormonlu değilmiş. Sabah kahvaltısında iki tane yemeyi seviyorum.
T-Peki. Hangisinden alayım. Kutuda kokteyl? Salkım? Kiloyla olan mı?
D-Kiloyla olan.
T-Hangi boy olsun? Ceviz gibiler mi, erik gibiler mi?
D-Karışık olsun.
T-Ne kadar alayım?
D-10 – 15 tane al.
T-Deniz ben bunları sevmedim. Kutuda kokteyl domatesi alıcam.
D-Peki aşkım. Ondan al.
T-Düşündümde sen ötekini istedin. Bak illede kiloluk domates diyorsan onu alayım ama kokteyl daha az hormonlu gibi geldi bana.
“AL BE ADAM. AL BİRŞEY İŞTE. ALLAH’IN DOMATESİ. EV Mİ ALIYORUZ, ARABA MI? AMMA İNCELEDIN BE.” Demek istiyorum. Sadece gülümseyip, dönüp gidiyorum. Sonra peynir reyonunda gidiyoruz.
Tankut peynir alalım.
Alalım canım.
Markalara bakıyor. İçindekileri okuyor. Son kullanma tarihlerine bakıyor. Fiyatlarla gramajları çarpıyor. Son yorumunu yapıyor. “Böyle şeylerde ucuza kaçmıycaksın. Allah korusun zehirler.”diyor. Sonra bana dönüp “ Yağlı yumuşak mı olsun? Sert kesimlik mi? İnek mi olsun keçi mi?”.
Allah sizi inandırsın saçlarımın dipleri karıncalanmaya başlıyor. Vallahi yalan değil. Sizde de oluyor mu bilmem. Her saç telimin dibi diken diken oluyor. Sonra bu ritüel taze kaşar, eski kaşar,zeytin çeşitleri kahvaltık ne varsa hepsi için tekrarlanıyor. Perişanım. Araba doldukça ben tükeniyorum. Birde bir espirili. Her eline aldığına birşey söyleyip güldükçe gülüyor. Bende gülüyorum ama beynimin yanmasından. Oto kontrolümü kaybetmemden. Birde onu çok sevmemden. Eğlensin çocuk diyorum.
Alış-veriş bitiyor kasaya geliyoruz. Ben torbaları açıyorum, o içlerine aldıklarımızı dolduruyor. Daha doğrusu aldıklarımızı orada telef ediyor. En alta domates, onların üzerine 2 kilo kıyma, litrelik yumuşatıcı, yoğurdu yan yatır yanına deterjan, araya yağ sokuştur. Tüm sebze meyveler en alta ezilsin diye tüm ağırlıklar üstüne . Arabaya gidiyoruz. Bagaja benim sandalye konuluyor. Arka koltuğa da tüm torbalar üst üste istif. Yolda bir fren hepsi yerde.
Sonraki iki hafta onu yalnız yolluyorum alışverişe. Bu sefer durum daha vahim. Kilolarca meyve,sebze,et alıp geliyor. Ailede Tankut’un adı LİMİTSİZ TANKUT’TUR.  Evlendiğimiz ilk sene yılbaşını kuzenlerle kutlıycaz. Bize gelirken  kuruyemiş getirin dediler. Toplam 10 kişiyiz. Biz 6 kilo kuruyemiş götürdük. Tankut ” yeriz ya” dedi. Noktayı koydu. Sonra 4 bayan simit istedik. 15 tane getirdi. ” Yine Yeriz ya” dedi. Bu yüzden ondan birşey istemeye tüm ailem korkar. Aldığı şeylerin miktarı daha çok problem yarattığı için  bir süre sonra yine yanına takılıp beraber gidiyorum onunla acımı çekmeye.
Bu alışverişlerin hiçbirinde kavga etmiyoruz. Ne zamanki Tankut a üst baş alıcaz. Biz gırtlak gırtlağa geliyoruz.
Daha yolda başlıyor söylenmeye. Ne gerek var da, ben kotlarımı, kareli gömleklerimi seviyorum da. Ayakkabılar ayağıma olmuyor zaten. Deniz eve dönelim. Kilo verince alırız da. Bitmiyor , durmuyor, susmuyor.
Giriyoruz mağazaya önce satıcılara takıyor. Bu adamlar neden hep dibinde? Ben kendim bakmak istiyorum? Sevmedim burayı. Herşey küçüçük. Çıkalım burdan.
Haydi başka mağazaya. Gömlek deniyor, kolları olmuyor. Allah başkasının bacağını kocama kol diye takmış. Pantalon deniyor. Zannedersin adam senelerce futbol oynamış. Her tarafı kas. Bacakları geçmiyor pantalondan. Tayt giyse daha güzel olur valla. Göbek çok şirin. Sanki dünyayı yutmuş. Ayaklar efsane. Enine 38, boyuna 45 numara. Taraklı ayak demesek daha iyi olur. Bunlara ancak paletli ayak denir.
     Nereye girsek boynumuz bükük, sinir tavan, bizim ki isyan.
Kavga dövüş bir ayakkabı buluyoruz. Mutlaka iki tane alıyoruz. Birde farklı renkleri varsa düğün bayram. Her renginden iki tane alıyoruz.
Bir sene kocam her tarafında cepler olan pantalonlara kafayı taktı. Aynı pantolondan Allah sizi inandırsın 10 tane aldı. Bayılıyor onlara. Ceplerine herşeylerini dolduruyor. Bol ,rahat. İşte, gezmede her yerde onlar var üzerinde.
Birgün yalvardım artık. “Tankut, aşkım. Bu pantolondan 10 tane olduğunu kimse bilmez. Bir senedir aynı pantalonu giyiyorsun sanırlar. Allah aşkına yakalım şunları “ dedim. “Bana ne milletten. Cem Yılmaz da hep aynı giyiniyor” dedi. Çıktı gitti.
Ben pes ettim. Adam rahat ben ne yapayım dedim. Sonra onu her aynı pantolonla gördüğümde “ ne kadar şıksın aşkım “ deyip sevdim.
Bu bağlamda HOCAMA sorum şu:
Bu kanıtlar gözönüne alındığında başka  sorum yok HOCA bey.
 HOCAMA SORALIM KÖŞESİ 3
      Oldum olası ölçü birimleriyle başım derttedir. Özelliklede mutfakla ilgili ölçülerde. Kilogram, gram, santim, milim ,litre… Bu kelimeler bende isyan nedenidir. Ne zaman bir tarifte, bir kuralda ölçü görsem içimden bir ses “ama niye? “diye isyan eder. Bu ölçüye kim karar vermiş? Ya daha az veya daha çok kullanılan bir malzemede çok daha güzel oluyorsa? Denemeden bunu nasıl anlıycam mesela? Sonra ölçüleri bırakıp tarifteki malzemelere kafayı takarım. Eğer tarif yemekle ilgiliyse mutlaka eksik malzeme vardır. Asla ekstra davul tozu minare gölgesi eklemeden son noktayı koymam. 4 malzemeli tarif en aşağı 6 veya yedi malzemeye kadar çoğaltılmalıdır mesela. Eğer tarif bir el işi yapımıysa o zaman daha eğlencelidir. Yiyecek işlerinde yiyeni zehirleyebilirim ama el işlerinde istediğimi yapabilme özgürlüğüne bayılırım. Kumaş yerine hasır mı koysak, boya yerine ojeyle mi süslesem, bu ölçüler küçük daha da mı büyütsem? Aklımın bir tarafı “ Deniz şeytana uyma, ne diyorsa onu yap” der . Diğer tarafı” boşver tarifi falan. Böyle hiç eğlenceli değil. Takıl kafana göre. Sonuç hep süpriz olacaktır” der. Her zaman şeytana uyarım bende.
Bir kek maceram var. Anlatsam bir daha elimden birşey yemezsiniz.
Bir gün evde oturuyorum. Canım sıkıldı. Bir kek yapayım dedim. Açtım tatlı tarifleri kitabını kek tarifi arıyorum. Basit kek yapımı diye bir tarif var. Şöyle;
4 yumurta
1 bardak süt
1 bardak sıvı yağ
2 bardak şeker
Kabartma tozu
Kulak memesinden daha sıvı olucak kadar un.
Oh mis gibi tarif. Kolay,basit, çabuk… Çok kolay, çok basit, çok çabuk…Hmmm…Acaba?
Allah sizi inandırsın yumurtaları çırpmaya başlayana kadar aynı tarifi yapmaya karaklıydım. Ne zaman kafam karışıp başka ne koysam diye düşünmeye başladım bilmiyorum.
Neyse kırdım 4 yumurtayı başladım mikserle çırpmaya. Bu bölüm benim için çok eğlencelidir. Saatlerce oynayabilirim mikserle. Dönen şeylere bakmaya bayılırım. Bir belgeselde seyretmiştim. Çocuklarınız dönen çamaşır makinasına, miksere , pervaneye sıkılmadan devamlı bakabiliyorsa zekada bir problem olabilir demisti. Ee! ben bunların hepsini yapmaya bayılıyorum. Demek ki bende de var bir durum. Bayağı endişelenmiştim o zamanlar.
      Neyse nerde kalmıştık. Önce tek tek yumurta sarılarını patlattım, sonrada çıktım da çırptım. Köpürttüm, sonra o köpükleri patlattım. Sıra şekere geldi. 1 bardak şekeri döktüm. Tam elim 2.bardağa gidiyordu birden durdum. Neden şeker? Başka ne koyabilirim? Bal? Pekmez? Reçel? Dolapta portakal marmelati var mesela. Süper fikir. Başladım kaşık kaşık marmelat koymaya. 5.kaşıkta yeter mi acaba deyip 6.kaşıkta yeteceğine ikna oldum. Tekrar havalandıra ,döndüre çırptım. Oh! Mis gibi portakal koktu. Bir bardak süt ekledim. Sıra yağa geldi. Dedim o ne? Koca bardak sıvı yağ konur mu yahu? Tatlı ve şişko kadın olmayalım deyip hemen yarısını şişeye geri döktüm. Yarım bardak yağ kime yetmez deyip onlarıda çırptım. Kabartma tozu koyma zamanı geldi. Ara tara evde kabartma tozu yok. Acaba buzdolabına mı koydum dedim. Orda da yok. Rafta gözüme maya takıldı. Hemen mantık yürüttüm. Buda sonuçta  kabartıyor mu? O zaman kabartma tozunun kardeşi mayadır. Çıkart dışarı. Dök gitsin.Toz gibi birşey. Attım bir tatlı kaşığı içine. Bir numara yok. Köpük falan bekliyorum olmuyor birşey. Başladım çırpmaya azcık köpürdü. Çok mutluyum valla güzel olacak. Unu çıkarttım. Kulak mememi elledim. Bu ne biçim benzetme kardeşim. Her un attığımda bir malzemeyi bir kulak mememi mi kontrol edicem. ? Anam o ne? Un çok az. Ancak bir bardak çıkar. Attım karıştırdım çok sulu. Rafta unun yanında nişasta var. Oda un gibi mutlaka kardeşler. Onu da dök gitsin. Canına yandığımının kek hamuru koyulaşmıyor bir türlü. Dökecek şey kalmadı. Açtım kileri dikildim önüne. Ne koysam daha diye bakıyorum. Kahvaltılık cornflex var. Açtım kutuyu başladım malzemenin içine karıştırmaya.Azcık yiyip bol bol serpeliyorum. Şükür hamur kıtır kıtır koyulaştı. Son model kek kalıbımı yağladım. Çok profesyonel bir hareketle içini unladım. Boşalttım içine kek hamurunu. Önceden ısıtılmış 180 derece fırına verdim. Aldım kahvemi durdum fırının karşısına. An be an takipteyim. Aradan 10 dakika geçti kabaran ,yükselen  birşey yok. 20. Dakikada bir parmak kadar yükseldi. Dedim nazara geldi. Iki nas, bir felak okuyup fırına doğru üfledim. İyice çöktü. 45 dakika sonra çıtır çıtır kızarmış ezme kıvamında mis gibi portakal kokulu birşey pişirmiş oldum. Kek mi? Değil? Peki ne? Allah bilir.
3 parmak kalınlığında ,ezme kıvamında, yapış yapış ,kıtır kıtır basit kekim soğudu. Kabından çıkartıp masaya koydum. Kapı çaldı. Nüket,Cansu, Gökçe geldi.
Teyze ne pişirdin? Çok güzel kokuyor dediler.
Bu arada aklımda daha çok küçük oldukları, önlerinde kocaman bir ömür olduğu,bir kek uğruna bunu o yavrulara yapmamam gerektigi geçiyor. İçine koyduğum malzemelerin içinde zehirliycek birşey olup olmadığını düşünüyorum. Allah beni affetsin. Çay demleyip ellerim titreyerek ezme keki servis ettim.
Birer çatal aldılar. Ben apartta onları seyrediyorum. Yüz ifadeleri buruştuğu anda tükür çocuğum deyip parmağımı boğazlarına sokucam. Mide yanması için soda, kusma için nane şekeri hazır.
Çay servisi yapıp bir döndüm tabaklar temiz. Bayılmışlar tadına. Bir dilim daha istiyorlar. Dedim bi durun birde ben tadına bakayim. Durduk yere öldürmeyim çocukları. Aldım bir lokma. Mis gibi portakal kokan yarı çıtır yarı ezme kıvamında süper bir tat. Aldık tabağı önümüze daldık içine.
Teyze bundan bize hep yap dediler. Bana kal geldi. Yapayımda nasıl?
Seneler geçti hala” o ezme kek neydi öyle teyze” derler? Ben hala yapamam.
Bu bağlamda soru şu hocam.
Senelerdir bu acayip, ortaya karışık yemeklerimle kimseyi öldürmediğime göre acaba doğru yolda olan benim de  diğer insanlar mı yanlış?
HOCAMA SORALIM KÖŞESİ 2
Hava kararınca benim de içim kararır. Aslında puslu, yağmurlu, şimşekli havaları severim. Cam önünde elimde kitabım ,yanımda kahvem doğanın kendi varlığını hatırlatmasını seyreder,yağmur her yeri yıkarken eskilere döner ,acayip düşüncelere dalarım.
Çocukluğumu düşünürüm. Anne babamızın bizlere verdiği öğütleri, terbiyeyi, vicdanlı olmayı,saygı duymayı,Allah korkusunu.
Annemin” birşey yerken kırıntı dökmeyin. Yere dökülür, üzerine basarsınız. Günah olur” demesini hatırlarım.
Ekmegin kutsallığı çok önemliydi mesela. Ekmegi yere düşürürsek üç kere öper başımıza koyardık. Allah bize bu nimeti verdi ,kıymetli. Şükür etmemiz lazım diye.
Tabakta yemek bırakılmazdı. Ya arkamızdan ağlardı ya da sen istediğin kadar ağla o yemek bitmeden masadan kalkılmazdı.
Yemek seçmek dünyanın en büyük günahıydı. Annemiz önümüze ne koyarsa yememiz gerekirdi. Bunların hepsi faydalı nimetlerdi. Bizde onları yemeliydik. Masada bir tabak bamyanın yanında uyuyup kaldığımı bilirim. Bu sümüklü der yemezdim. Annem bana çok kızardı. “ Hep sevdiğiniz yemekleri yiyemezsiniz, bazende faydalı sebzeleri yemeniz gerekir” der. Sonuna kadar başımda bekleyip yedirmek için şansını denerdi.
Evin içinde bile bir disiplinimiz vardı. Her akşam mutlaka tüm aile beraber yemek yerdik. Herşeye o masada karar verilirdi. Hicbirimiz onuda istiyorum bunu da istiyorum, onda o var bunda şu var şımarıklığı yapmazdık. Senede iki kere ayakkabı alınırdı bize mesela. Kış için okul ayakkabısı, yaz başı hem bayramlık hem yazlık ayakkabı. Fazlası müsriflikti. Allah müsrifleri sevmezdi. Başkasında yokken senin çok olması da günahtı. O zamanlar parası olanların bile gözü toktu.
Yemek sofrasından kalkerken anneme mutlaka “eline sağlık anne” derdik. Babam “Şükür bugünde doyduk. Allah olmayanlara da versin” der. Biz bir ağızdan “ Amiin” diye onaylardık.
Belki hayvan sevgim o günlerden kalmışta olabilir. Bızde ne zaman yemek suyu artsa, ne zaman balık kılçıkları kalsa annem içine ekmek doğrayip onları bir kutuya koyar, benimle bahçeye kedilere, köpeklere yollardı. “ Onlar Allahın bize emanetleri, onlarda doysun” derdi.
Kardeşler arasında bile bir hiyerarşimiz vardı.” Ablaya bağrılmaz. Çok ayıp. Kardeşiniz küçük ona sahip çıkın. Yolda üç kardeş birbirinizin elini bırakmayın. Ablanın sözünden çıkma. Sakın birbirinize vurmayın. Valla hepinizi döverim. Allah sizi korusun, ayırmasın“ hep duyduğumuz sözlerdi.
Mesela ben kaza geçirene kadar tüm bakkal, ekmek, manav işleri bendeydi. Ablalarım büyümüştü, gösterisliydiler. Zırt pırt sokağa cıkmaları iyi olmazdı.Bu yüzden evin küçüğü olarak benim bakkala gitmem gerekiyordu. Ya da beni böyle kandırıyorlardı .
Birgün hiç unutmam annem beni markete yolladı. 5 tane yufka al gel dedi. Ben anladım 5 kilo yufka al gel. Marketteki adama “5 kilo yufka” dedim. Yüzüme baktı. “ O yufka 5 tanedir” dedi. “Yok amca 5 kilo” diye ısrar ettim. Adam bana kocaman bir paket yaptı. Gülüp “ Sen geri geleceksin” dedi.
Eve döndüm. Annem elimdeki koca pakete baktı.” Bu ne? “Dedi. “Yufka “dedim. “Kaç tane ?”dedi. “5 kilo “dedim. “Kaç kilo?”Dedi yine. “Beş 5 kilo “dedim. “Kızım ben 5 tane dedim. Börekci mi burası?. Ne yapayım 5 kilo yufkayı”
Gerisin geri markete gittim. Amca beni gördü. “Geldin mi ?”dedi.” Geldim” dedim.Yer yarıldı ben icine girdim. Actı paketi 5 tane sardı. Gerisini aldı. Ben yine süklüm püklüm eve dönerken “Allahım sen beni niye bu kadar salak yarattın” diye dertlendim.
Kısacası bizim çocukluğumuzda hep içimizde bir Allah korkusu vardı. Büyüklerimizi sevelim, onlara saygı gösterelim. Yol verelim, yer verelim. Hayvanlari besleyelim. Onları ellemeyelim ama zarar da vermeyelim. Kanaatkar olalım. Olmayanları da düşünelim. Vicdanlı olalım. Herşeyden öte bize verdiği bu güzel şeyler için Allah’a şükür etmeyi unutmayalım.
Ben çocukluğumdaki bize öğretilen Allah’ı çok sevdim. Hala da seviyorum.
Bu gün ki gibi Allah u Ekber deyip her türlü kötülüğü birbirine yapan sonrada Allah yoluna diyen insancıklar içimi karartıyor. Onlara göre öldürmek hak, kandırmak hak,taciz hak,soymak, çalmak ,işine gelen herşey hak.
Hocama soruyorum. “ Çocukluğumuzdaki , gönlümüzdeki, fikrimizdeki güzel Allah düsüncesinin bugün neden bu kadar kirlenmesine izin verdiniz? Biz çocuklarımıza bu Allah’ı nasıl sevdiricez?”
 HOCAMA SORALIM KÖŞESİ 1
GRİPLİ KOCAYI EVDEN ATMAK GÜNAH MIDIR?
Allah günahlarımı affetsin Tankut ne zaman grip olsa kafamdan bir sürü kötü fikir geçer. Onu buz kalıplarında dondurmak, ağzını burnunu bantlamak, babasına geri göndermek, küvete yatırıp tüm anti bakteriyal kimyasallarla 100 derece suda kaynatıp, ova ova yıkamak… daha bir sürü sevimli fikir işte.
Neden? Bir sorun neden? Çünkü canına yandığımının bağışıklık sistemim nerde bir grip virüsu var hüp diye içine çeker akşamına salya sümük yatırır beni. Yağmurda fırtınada atın beni sokağa, içi buz dolu suları bardak bardak dikeyim kafama hiç hasta olmam. Girdiğim ortamda tek virüs olsun, oda gelir BENİ bulur.
Tankut uçakla günü birliğine İzmir’e gitti. Sabah sağlıklı, keyifli, mis gibi yolladığım kocamı İzmir hasta edip salya sümük perişan bize geri tükürdü. Kapıyı bir açtım adamda ses yok, görüntü kumlu, tüm antenleri devrilmiş. Kısaca yayın kesilmiş, düdük gibi ötüyor.
Ne yapıcan? Mecbur aldık içeriye. Laf aramızda evlilik kurumunu tek sorguladığım an bu zamanlardır.
Soktum banyoya “yıkanmak iyi gelir aşkım ,açılırsın “diye. Bir yandan da akıl veriyorum. “Hiç acele etme. Kaynak kaynak yıkan. Şurada çamaşır suyu, arap sabunu, antibakteriyel ne varsa çekinme bol bol kullan. Senden değerli mi aşkım?” diye.
O banyodayken girdim mutfağa hemen bir çorba, tarçınlı karanfilli ıhlamur hazırladım. Sanırım o sıra biraz vicdan yapmış olabilirim. Taki banyonun kapısı açılıp kocaman bir hapşırık yüzümü yalayıp saçlarımı savurana kadar. Abartmıyorum. Benim kocamda öküz ciğeri var. Tescilli % 200 kapasiteli löp löp ciğer.
Tankut dalgıçlık eğitimi alırken bunlara ciğer kapasite testleri yapmışlar. Bizimkinde nefes alabilme kapasitesi iki misli çıkmış. İşine yaramış mi? Tabiki hayır. Alın size bir hatıra.
Bizim ki dalgıç brövesini almış. Toplu halde ilk derin dalışlarını yapacaklar. Herkes takmış tüpünü eşleşip inmişler denizin dibine. Tankut derin derin nefes alıp başlamış diplerde gezinmeye. 3 nefes 5 nefes 10 nefes…hık hık…gerisi Yok. Herkesin 1 saat kullandığı oksijen tüpünü 10 dakikada sömürmüş bizim oğlan. Kalmış suyun dibinde yok nefes. Allah’tan ekürisi anlamış durumu. Kendi tüpünü ortak kullanıp bir hüp kendi bir hüp Tankut ortaklaşa nefes alıp çıkmışlar yüzeye. Sonuç olarak Tankut’taki ciğer literatüre geçer. O kadar deyim size.
Bizde yaş günü pastası üflemekte sorundur mesela. Güzel güzel giyinir makyajını yapar parti verirsin kocana. Sıra pastayı üflemeye gelir. Elinde pasta ” iyi ki doğdun aşkım” diye diye yanına gidersin kocanın. Adam derin bir nefes alıp bir üfler mumları. Pastanın üzerinde ne kadar kakao, süs varsa hepsi senin suratına yerleşir. İçinden pastayı adamın kafasına geçirip dönüp gitmek gelir. Sen yine de ”olsun aşkım ne komik oldu” der gevrek gevrek gülersin.
Neyse konuyu dağıtmayalım. Sonuç olarak Tankut perişan, Tankut hasta, Tankut gözüyaşlı, çaresiz. Yemeğini yedirirsin. Salonun başköşesine televizyonun önüne yatırıp örtersin üzerini. Sonra başlar senfoni. Öhö , hırk,hapşu,öhö öhö, öyk böyyk… Arada ağıt yakmaya başlar. Ay ciğerlerim acıyor. Anam sesime ne oldu benim? Yok Deniz ben iyi değilim. Ateşim mi var bi daha baksana? Çorba beni kesmedi. Çikolatalı bisküvi var mı? Patates mi kızartsak? Bu arada senin saçlar hep uçuşma modundadır. Birde o kadar yüksek sesle höykürür ki her seferinde kedilerin tüyleri dimdik, patinaj yaparak arka odalara kaçarlar. Valla yalan değil martıların damlardan havalandığını bilirim.
İkinci gün “Aşkım bir doktora mı gitsek?” derim. “ Doktor ne anlayacak?” der. Yanlış okumadınız. Tekrar yazayım. “Doktor ne anlayacak? “ der. O an bana kal gelir. Koca inşaat mühendisi, genel kültür manyağı, yarışmaları 5 dakikada der top eden, çağdaş , akıllı insan cevabı. Soruyorum size. Bu adama ne cevap verirsiniz?
Tamam o zaman manava soralım. O kesin bilir. Ya da
Anladım senin ölesin gelmiş. Bırak kendini, korkma ışığa doğru git aşkım.
En son cinnet sorusu.
Kastın bana mı be adam?
Seç beğen al.
Doktora gitmeyiz. Tüm gün o salonda öksürür ben yatak odasında dağılan saçlarımı tararım. Her şeyden rahatsız olur ama iştahı hiç kesilmez. Lahmacun açmayı mı denesek dediğini bilirim.
Bu arada ben evin her köşesine kolonya koyarım. Saat başı camları açıp evi havalandırırım. Onun kullandığı banyoya asla girmem. Eşyalarına elimi sürmem Yine de 4. Gün sonunda ben yatak döşek , salya sümük yatarım, Tankut iyileşir. Adama can gelir. Birde karşıma geçip “valla ben bulaştırmadım sana “der.
Yüzüne bir hapşırırım rüzgarı 10 cm önüme gitmez.
En sevimli haliyle ” SÖYLE KARICIM NE YAPAYIM SANA” der.
“Beni doktora götürrrr” diye inlerken kafamı yorganın altına sokar, onu ne kadar sevdiğimi düşünürüm.
Bu bağlamda hocam sorum size.
GRIP OLMUŞ KOCAYI ÖLDÜRMEK GÜNAH MIDIR?

2 Yorum

  1. Cansu 2 Nisan 2018 at 18:11

    “En alta domates, onların üzerine 2 kilo kıyma, litrelik yumuşatıcı, yoğurdu yan yatır yanına deterjan, araya yağ sokuştur. Tüm sebze meyveler en alta ezilsin diye tüm ağırlıklar üstüne.”

    Ya şu kısma bittim😂😂 Takipteyiz!

  2. esra 3 Nisan 2018 at 10:31

    LİMİTSİZ TANKUT 🙂 …. Harikasın Denizcim

Bir yorum bırak

E-mail adresin paylaşılmayacak, gerekli alanlar * ile işaretli

Diğer Bölümler